Kuruçeşme’den Arnavutköy’e Doğru

142
0

Eski mahalle kültürünü; geçmişiyle, tarihiyle ve yaşayanlarıyla koruyan yerlerden ikisini birlikte deneyimleyeceğiz. Her köşesini, adım adım dolaşamasak da birkaç defa gidiş gelişlerimizle, bazen bir mekan, bazen de bir sokak arasında zamanın nasıl geçtiğini anlamadan sanki buraya aitmiş gibi bir duyguyla dolaştık. 

Kuruçeşme, Rumeli yakasında, Ortaköy ile Arnavutköy arasında sahil boyunca uzanan ve arkasındaki tepelere doğru yerleşenleriyle güzel bir semt. Eskiden  Bithias, Kalamos, Amopolos gibi isimlerle anılırken, günümüze kadar  Kuruçeşme olarak gelmiş.  Semt sakinlerine göre koruları ve bol akarsularıyla  eski isminin Koruçeşme olduğunu iddia etseler de biz Kuruçeşme olarak biliyoruz.

19 yüzyılın başında, burası İstanbul şehrinin önde gelen semtlerinden biriymiş. Bu semtte ancak padişahın özel izniyle oturulurmuş. Müslüman yapıları aşı boyası, yeşil beyaz renkteyken, azınlıklarınki ise kurşuni, sarı renklere boyanırmış. Ayrıca yükseklikleri de farklı olurmuş. O dönemde ise ulaşım ve alışveriş kayıklarla yapılırmış. Ana cadde üzerinde yürüdüğümüzde yalıların duvarlarında ya da binaların alt katlarında küçük bölmeler o dönemde kayıkhaneymiş. Şimdiler de ya kapıları kapalı ya da küçük dükkanlara dönüşmüş halde. Ulaşım kayıklarla olduğu için ilk önce kıyıya yerleşmeye başlanmış daha sonra mahalleli tepelere doğru yükselmiş.  19. yüzyılın ikinci yarısında buharlı gemiler, kara yolu ve tramvay ulaşımı hayatı kolaylaştırırken buralar kalabalık bir semte dönüşmeye başlamış.

Burada AŞŞŞK’ ı keşfettik!

‘’Aşk’’ derken tabi ki ASSK Cafe;

Kuruçeşme’ye geldiğimizde hemen yolun kıyısında bir duvarda yazılı isme ‘’ASSK CAFE’’ ye yönelince denize doğru yaklaşıyoruz. Mekan günün her vakti özellikle de hafta sonları oldukça kalabalık. Kıyıdaki masaya yerleşmek için bayağı beklemeniz gerekiyor. En çok talep edilen yerler, bekleyenleri de oldukça fazla! Beklemem derseniz diğer masalara daha çabuk yerleşirsiniz. Menü oldukça zengin sabah kahvaltısından tutunda günün her saati keyifli sohbet edebileceğiniz yer burası. Günün başlangıcını burada yaptıktan sonra mahalle aralarına dalıyoruz. Kültürel anlamda zengin mahallelerden biri olunca gezeceğimiz iki kilise bizi bekliyor.

Surp Hac Ermeni Kilisesi;

Dediğim gibi bölge kültürel anlamda oldukça zengin ve en çok azınlıkların yaşadığı mahallelerin başında geliyor. Gezilecek yerlerin ilki Surp Hac Ermeni Kilisesi. Pandemi döneminde kilisenin kapıları henüz ibadete açılmamış ancak ana kapısı açık ve içeriye rahatlıkla giriliyor. Kilisenin ibadet kısmına girilemese de içeriye girip kapalı kapılar ardından içeriyi görebiliyoruz. İlk inşa edildiğinde  Surp Nışan olan kilise,  1798’de ibadete açılmış. Peder Küd Ağanyantz’a göre kilise, Patrik Kağızmanlı Zakarya II. döneminde Çoban Amira tarafından temelden inşa edilmiş. 1798’de ise Episkopos İstanbullu Hovhannes tarafından kutsanarak ibadete açılmış. Farklı zamanlarda değişik eklemeler yapılmış. En son 2007 yılındaki onarımıyla kutsanarak ibadete açılmış.

Aya  DİMİTRİOS Kilisesi;

Surp Hac Ermeni Kilisesi’nden yokuş yukarı yürüdüğümüzde hemen karşımıza Aya Dimitrios Kilisesi çıkıyor. Kırbaş ve Alayemini Sokaklarıyla çevirili kilise eğimli bir yere kurulmuş. Zaten mahallenin tamamı eğimli araziye kurulmuş. İlk Ruban Mektebi 1804 yılında burada açılmış ve daha sonra 1849 yılında Heybeliada’ya taşınana kadar faaliyetini sürdürmüş. Bazalika planlı kilisenin içindeki oyma kabartmalı bitki motifleriyle bezeli ahşap koltuk oldukça ilgi çekerken, iki basamakla çıkılan ayazması İstanbul’un en büyük ayazmalarından biri olduğu söyleniyor. Kiliseye dair en ilginç inanış ise ayazmanın sağ duvarında yer alan meme şeklindeki kabartmaların göğüs hastalıklarına iyi geldiğine inanılıyor olması. Bu nedenle yeni doğurmuş lohusa kadınlar sütleri bol olsun diye, göğüs ağrısı çekenler şifa niyetiyle buraya gelirmiş. Günümüzde hala bu gelenek devam eder mi bilmem ama 1902 yılından beri faaliyette olan Arnavutköy’ün tek Rum Okulu da kilisenin tam karşısında yer alıyor. Pandemi döneminde belli kurallara uyarak kiliseyi rahatlıkla gezebiliyoruz.

Sokak Aralarında Dolaşmak;

Daracık taşlı sokaklarında yürümek, geçmişi yaşamak farklı bir duygu. Sokak aralarında dolaşırken, etrafın temizliği düzeni büyülerken hafif bir yağmura yakalanınca merakla girdiğimiz bir sokak arasında karşımıza çıkan değişik bir mekanda soluklanma molası veriyoruz. Biliyorum neresi olduğunu oldukça merak ediyorsunuz. İki katlı bir konakta, daracık taşlı çıkmaz sokağın hemen bitiminde güzel bir mekan Zest Kuruçeşme.

Hemen önünde fotoğraf çekimleri varken, aradan sızıp içeriye giriyoruz. Belli ki burası bizim kadar fotoğrafçıların da gözdesi. Sımsıcak ev ortamı tadında döşenmiş mekanın üst katına çıkıyoruz. Hava biraz soğuk, içimizi ısıtacak kahvelerimizi söylüyoruz. Denize karşı güzel bir manzara eşliğinde kahvelerimizi yudumlarken hava tekrar ısınıyor. Yolumuza kaldığımız yerden devam ediyoruz, diğer semte Melekler Köyü’ne yani Arnavutköy’e doğru sokak aralarını keşfederek ilerliyoruz.

Melekler Köyü de nerede çıktı, değil mi?

Arnavutköy, ilk çağlarda tepedeki kireç ocaklarından dolayı adı “Hestai” olmuş. Romalılar döneminde Konsül Promotos’un buraya yerleşmesiyle önce “Promotu” sonra da “Anaplous” olarak anılmış. Köy, Hıristiyanlığı kabul edince de Aya Mikhailaion Kilisesi kurulmuş, ilçenin ismi de “Mikhailaion” olarak değişmiş. Sonraki yıllarda “Melekler Köyü” anlamında “Horasmoto” denilmeye başlanmış.  Bugünkü adını yani Arnavutköy’ü ise 19. yüzyılda Sultan Abdülmecid tarafından getirilen Arnavut yapı ustalarından almış. Bir zamanlar kalabalık bir Rum ve Yahudi nüfusu olan semtte bugün sadece birkaç Rum yaşıyor. Yahudiler ise artık yoklar, gitmişler.

İstanbul’da hala eski dokusunu koruyan yerlerden birisi olan Arnavutköy, aynı zamanda tasarım atölyeleri, sahilde dolaşırken güzelliğinden gözlerimizi ayıramadığımız ahşap binalarıyla bizleri büyüleyen yerlerden. Sokaklarında dolaşmaya başladığımızda ise bu yapılar bizleri karşılıyor tabi ki daha fazla büyüleniyoruz.  Art Nouveau tarzında yapılan yapıların çoğu 20. Yüzyılın başında yapılmış.

Semte adım atar atmaz hemen denizin kıyısında bir yapı ilgimizi çekiyor. Kuruçeşme’yi geçer geçmez, kazıklı yolun başında Atatürk’ün kız kardeşi Makbule Atadan’ın yalısı bizleri karşılıyor. Atatürk, Arnavutköy’de vakit geçirmeyi ve Boğaz’ı bu yalıdan seyretmeyi çok severmiş. Balkonunda kahvesini yudumlarken balıkçılar ona tuttukları taze balıkları ikram ederek hürmetlerini göstermek istermiş. İçine giremesek de dışından şöyle bakıp ilerliyoruz.

Semtin hemen girişinde yer alan yolda yürürken karşımıza bu sefer bir galeri çıkıyor.  Bir ressamın sürrealist eserleri sergileniyor. Sergiyi gezdikten sonra sokağın bitimindeki kafelerden birinde mola veriyoruz. Kahve içeceğimi düşünürken ev yapımı limonataya dönüşen isteğim keyfime keyif katıyor.  

Arnavut kaldırımlarında yürüyor, birbirinden değişik mimarik evlerin önünde fotoğraflık molalar veriyor ve hemen girişinde mahalle arasında yer alan hala kapalı olan kilisenin önünden geçerek turumuzu tamamlıyoruz.

Her ne kadar bizler için buralarda yaşamak mümkün olmasa da fırsat buldukça soluğu burada alıyoruz.  Yeni yerler, yeni sokaklar, yeni mekanlar keşfetmeye devam ediyoruz…

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here