Ölüm Kampı Auschwitz – Birkenau

100
0

Bu gezi yazımız biraz hüzün barındırsa da bazı gerçekler ne tarihten ne de hafızalardan silinebilir. Bu sefer Polonya’ya doğru ilerliyorum. Uzun zamandır görmek istediğim yere Ölüm Kampı olarak da bilinen Auschwitz – Birkenau Nazi Kampı’na gitmek için yola çıkıyorum. Tabi, yola çıkmamı tetikleyen birkaç unsuru da söylemeden geçmeyeyim…

Çizgili Pijamalı Çocuk,

Schindler’s List,

Life is Beautiful’u izleyip üstüne de

İnsanın Anlam Arayışı’nı okuyunca içim cız ediyor…

Olaya ışık tutan üç filim bir kitaptan sonra bir bakıyorum yollardayım. Kampı görmeyi çok istiyorum. Biliyorum, gördükten sonra etkisinde uzun süre kalacağım.

Polonya’nın Krakow şehrine geliyorum. Şehre gece gelince biraz meydanda dolaşıp, kısa süreli de olsa bu güzel şehrin havasını içime çekiyorum. Geceden kampa giriş için internet sitesinden bilet satın alıyorum. Farklı saat aralıklarıyla rehberli turlar düzenleniyor. Benim tercihim ana kamp alanını dolaşmak olunca kısa turu seçiyorum. Birkaç farklı dilde rehberlik hizmeti verilse de ilk tercihim İngilizce. Maalesef İngilizce rehberlik istediğim saat aralığında dolu olunca başka dillerden birini tercih ediyorum.  Maksat içeriye girebilmek.  Hızlıca karar verip, Slowakça’yı seçerek biletimi alıyorum.

Kamp alanı Krakow’a yaklaşık bir saat uzaklıkta. Giriş biletimi 10.45 olarak aldığım için 9.00’da yola çıkıyorum. Navigasyona göre bilmeden Birkenau Kampı’na geliyorum. Girişteki görevli uyarıyor ve ilerideki araba park alanını gösteriyor. Görevlinin söylediği park alanına aracı park ediyorum. Shuttle ile Auswichizt 1 Kampı’na gitmek için bekliyorum. Çok beklemeden hemen geliyor ve kişi başı 5 euro karşılığında ana kamp alanına taşıyor.

Kamp girişine geldiğimde kalabalığın arkasında sıraya giriyorum, biletimi gösterince alacağım kulaklıklara doğru ilerliyorum. Sistemi iyi kurmuşlar, sıra oldukça hızlı ilerliyor. Hangi dilde saat kaçta gezecek gruplara göre rehberler kapıda bekliyor. Bizim rehber Slovakça, kulaklık ayarlarımı onun söylediği kanala göre ayarlıyorum. Hemen arkamızdan da İngilizce grup çıkacak ikisinin arasında dolaşacağım için İngilizce grup ayarlarına çaktırmadan çevirip, gezi süresince iki grup arasında kampı dolaşmış oluyorum. Kamp alanı oldukça büyük ve birçok binadan oluşuyor. Rehberin söylediği gibi belli bölümleri dolaşıyoruz. Bazı bölümlerde video çekmek yasak! Uymamız gereken belli kuralları anlattıktan sonra gezmeye başlıyoruz.

Unesco Dünya Mirası Listesi‘nde yer alan Auschwitz – Birkenau Nazi Toplama Kampı’nı çok güzel korumuşlar.  Aslına uygun olarak gerekli restorasyonları da yapmışlar. İnsan üzerinde bu kadar derin etkiler bırakabilen çok az yer vardır. Bana göre listenin en başında burası yer almalı.

Kamp alanı iki bölümden oluşuyor. Auschwitz ilk yapılan kamp alanıyken, daha sonra ondan kat ve kat daha büyük olan Birkenau Kamp alanı yapılıyor.

İnsanın aklına gelen ilk soru ‘’neden burası ?’’

Çünkü Hitler’in Avrupa’nın tam merkezinde yer alabilme, kolay gizlenebilme ve genişleyebilme özelliklerinden yola çıkarak yerini bizzat belirlediği bir alan Auschwitz- Birkenau Kampı. Kamp, asıl adı Oświęcim olan kasabada 1939 yılındaki  Alman işgalinden sonra ismi Auschwitz’e değiştirilerek oluşturuluyor. Toplama kampına dönüştürüleceği için de hemen etrafında yaşayan halk uzaklaştırılıyor, hatta uzak bölgelere sürülüyor. Böylece bölge boşaltılmış oluyor, evlerin bazıları yıkılırken bir kısmı da subayların karargahı ve aynı zamanda yaşam alanı olarak korunuyor. ‘’Çizgili Pijamalı Çocuk’’ filmini izlediyseniz, açık bir şekilde üst subayların yaşam alanlarıyla kamp arasındaki farklılıklar gözler önüne seriliyor.

Kampa, üzerinde şu meşhur ‘Arbeit Macht Frei’ (Çalışmak Özgür Kılar) yazısının yer aldığı kapıdan giriliyor. O dönemde gelenler başlarına gelecek felaketi  bilmeden sadece çalışmak için getirildiklerini sanarak, yanlarında özel eşyalarıyla kampa geliyorlarmış. Kampın girişinde bando müziğiyle karşılanıp, erkekler ayrı yere kadın ve çocuklar farklı binalara yerleştiriliyorlarmış. Girişte karşılayan subayın insafına göre ya sağa ya da sola ayrılıyorlarmış. Sağ tarafa çalıştırılacaklar, sol tarafa ise gaz odalarına gönderilecekler olarak ayrıştırma yapılıyor. İlk gaz odaları burada Auschwitz ‘de deneniyor. Daha sonra gaz odaları gelenleri öldürmeye yetmeyince daha geniş alana kurulan Birkenau Kamp alanı tamamen ölüm kampına dönüşüyor.

Dip not: Kampın girişinde yer alan ‘Arbeit Macht Frei’ yazısı yaklaşık on yıl önce çalınmaya çalışılmış, o nedenle orijinali müzede sergilenerek korumaya alınmış, buradaki gerçeğe uygun olarak daha sonra yapılmış.

İlk başlarda kuruluş amacı tamamen ölüme odaklı olmasa da yirmi bin hektarlık alana yayılan bu ilk kampın Komutanlığına 1940 yılında Rudolph Höss getiriliyor. Höss’ün, 1946 yılında yakalanmasının ardından alınan ifadesine göre Alman güçlerine önemli stratejik üstünlük sağlayan başta I.G. Farben olmak üzere birçok fabrikanın ihtiyaç duyduğu 100 bin kişilik köle işçi ihtiyacını karşılamak amacıyla kurulmuş. Ancak işler 1941 yılında değişmiş.  

O yıl Höss, Berlin’e çağrılır ve savaş sonrasında dünyanın en büyük katili unvanını alacak Alman İçişleri Bakanı Heinrich Himmler ile görüşür. Himmler, bizzat Hitler’in kendisine iletilmek üzere verdiği emri iletir.  Verilen emirde; başta Yahudiler olmak üzere çingenelerin, eşcinsellerin ve Nazi muhaliflerinin ‘kesin bir sonuçla’ ortadan kaldırılması istenmektedir. Bunun da tek uygulayıcısı Höss olacaktır. Verilen emirde ayrıca Höss dahil hiçbir asker oralarda yaşananlarla ilgili hiç kimseye, hiçbir şey söylemeyecektir. Bu emirle çıkılan yolda insanlık suçu işlenmeye başlanır.

Yaşananları gezerken, bire bir göremesek de anlatılanlardan vahşetin boyutunu hissedebiliyoruz. Uzun süre etkisinde kalacağım belli…

O dönemde Alman askerleri kampta yaşayanlara, ‘’Buradan çıkmanın tek yolu var, o da yanarak ‘’ diyorlarmış.

Kaçmaya çalışanların cesetleri, sabah binaların önünde sergileniyormuş. Hem tanıklar, hem de tutanaklardan edinilen bilgiye göre her iki kampta toplam 1,3 milyon insan öldürülmüş. Öldürülen insanların 1,1 milyonu Yahudi diğerleri dünyanın her yerinden farklı ırktan insanlarmış.

Kampın hepsini maalesef gezemiyorsunuz. Belli binaları rehber eşliğinde dolaşıyoruz. Kamp alanı iki kısımdan oluşuyor. İki bölümü ayırmak için araya elektrikli teller gerilmiş. İki tel arası boşlukta insanlar yürütülüyormuş. İki tarafınızın elektrikli telle çevrildiği bir koridorda yürüdüğünüzü düşünün, ne kadar korkunç olabileceğini hayal bile edemiyorsunuz.

Girdiğimiz binalarda geriye kalan eşyaları; ayakkabıları, gözlükleri, valizleri, kap-kacakları ve saçları… Gaz odasına gitmeden saçları kesiliyormuş, daha sonra saçlar toplanarak kumaş dokumacılığında kullanılıyormuş. Dokunmuş kumaşlar müzede sergileniyor.

İnsanlar üzerinde biyolojik deneylerde burada Aushwitz 1 Kampı’nda yapılıyormuş. Özellikle kadınlar da ve çocuklarda deneyler yapılıyormuş. Ölümlerin bir kısmı da bu biyolojik deneylerde gerçekleşiyormuş. İkizler üzerinde deney çalışmalarına da ağırlık verilmiş.

Anlatılacak çok derin hikayeler var, yazı sayfalarca uzayıp gider…

Hüzünlenerek Aushwitz 1 Kampı’ndan kulaklıkları teslim ederek ayrılıyorum. Hemen içeride yer alan kamp müzesini maalesef gezmeye vaktim yok. Yolum çok uzun diğer kamp alanına gitmek için çıkıştaki otobüs durağında bekliyorum. Ücretsiz olarak diğer kamp alanına otobüsler taşıyor.

İkinci kamp alanına ücretsiz olarak giriyorum. Rehberlerimiz daha sonra gelerek grupları gezdirse de ben rehberin gelmesini bekleyemeden gezmeye başlıyorum.

Kamp alanına girdiğim de daha sonra sembolik olarak getirilen vagon gözüme çarpıyor.  O dönemde Macaristan’dan gelen kurbanlardan birinin torunu, bir koleksiyonerden satın alarak buraya getirtmiş. İnsanlar, kamp alanına bu küçücük vagonda yüze yakın kişi sığdırılarak taşınmaya çalışılmış.

Kamp alanına gelen insanlar, buraya niçin geldiklerini bilmeden ölüm yolculuğuna çıkarılıyorlarmış. En fazla ölümün gerçekleştiği alan da burası Birkenau Kampı.

O dönemde kampta yer alan binaların çoğu krematoryumlardan  ( insan yakma fırını) oluşuyormuş. Savaşın sonuna doğru insanları getirerek,  daracık alanlarda binlerce insan yığarak ya açlıktan, hastalıktan ya da kurşuna dizerek öldürdükten sonra krematoryumlarda yakarak yok ediyorlarmış. O nedenle hava da hep bir sis bulutu yer alıyormuş. Gelenlerin şaşkınlığı sisten dolayı bir şey göremeyişi. Savaşın bitimine doğru Naziler, kaybedeceklerini anlayınca geriye iz bırakmamak adına her yeri yıkmaya çalışmışlar ancak çok fazla başarılı olamamışlar. Silinen sadece izler, ya yaşanan gerçekler?

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here