JavaScript must be enabled in order for you to see "WP Copy Data Protect" effect. However, it seems JavaScript is either disabled or not supported by your browser. To see full result of "WP Copy Data Protector", enable JavaScript by changing your browser options, then try again.

Safranbolu’ya Doğru

Yazan

20150411_174417

Kış bitti, bitecek baharın ışıltısını özlemle beklerken, haftanın son günü de gelince şehirden kaçma vakti  diyerek soluğu  Safranbolu’da alıyoruz. Yaklaşık dört saatlik eğlenceli yolculuğun ardından şehir merkezinde yer alan  Cinci Han’ı konaklamak için seçiyoruz.

20150412_085439

Cinci Han 1645 yılında Kazasker Hüseyin Efendi tarafından yaptırılan kervansaraydan oluşuyor. Harap haldeyken restore edilerek yenilenen bina aynı zamanda otel olarak da hizmet veriyor. Şehrin panoramik manzarasında heybetli bir görünüme sahip binanın, ana kapısından içeriye girdiğimizde geniş bir avlu bizi karşılıyor. İki kattan oluşan binanın üst katı tamamen odalara ayrılırken; alt katta yönetim, danışma ve restaurant olarak hizmet veriliyor.  Tarihi bir yapıda kalmayı sevenlerin tercih edeceği yerlerden birisi. İç oda dekorları da binanın tarihi geçmişine uyumlu olsaydı, zamanının büyülü havasını biraz daha iyi yansıtırdı. Dekorasyonunda biraz hayal kırıklığı yaşadığımı itiraf etsem de şehir merkezinde oluşu, hizmet ve yemek kalitesi bakımından tercih edilecek yerlerden… Geçmiş dönem mimarisi, cezbedici etkisiyle bol bol fotoğraf için pozlar yakaladığımız mekanlardan da birisi.

20150411_161811

Şehre varınca daha hava kararmamış, otele yerleşim de tamamlanınca kendimizi Safranbolu Sokakları’na atıyoruz. Eski taştan dar sokaklarında, kısa mesafeli keşif yürüyüşleri yapıyoruz. Birbirinden güzel mimari şölen sunan, Anadolu’nun kendisini korumuş nadir bölgelerinden birisi  Safranbolu. Yolculuğun yorgunluğu üzerimizde biraz dinlenelim diyerek kendimizi  Safranbolu meydanındaki Boncuk Arasta Kahvesi’ne atıyoruz.  Boncuk Arasta Kahvesi 1661’de, sımsıcak ortamda soluklanma molası veriyoruz. İçeride üç dört kişiden oluşan müzik grubu, sazın eşliğinde Anadolu türküleri mırıldanırken bizde kaşıklarla ritme eşlik ediyoruz.  Közde pişen kahvemiz,  yanında sunulan Osmanlı şerbeti ve damla sakızıyla ağzımızda kısa süreli değişik lezzetin  etkisi, bir de dostlarla hararetli sohbetle günü bitiriyoruz.

Işıl ışıl yeni  bir güne ayınca, meydanda arkadaşlarımızla buluşuyoruz… Rotamız Bulak Mencilis Mağarası.  Safranbolu’ya gelince kendimizi sadece mimari güzelliklere değil, doğal güzelliklerin kucağına da bırakıyoruz. Bulak Mencilis Mağarası, Türkiye’de hatta  Dünya’da sayılı mağaralardan birisi. Bir santimetresi dahi binlerce yılda oluşan sarkıtları ve  yaklaşık 6 kilometrelik uzunluğuyla Safranbolu’nun sayılı doğal güzellikleri içerisinde yer alıyor. Rehber eşliğinde yaklaşık 400 metrelik mesafesi gezilebiliyor. Bu kadar kısa mesafe bile hayranlık uyandıracak güzellikte! Nemli ortamda, damlayan su sesleri eşliğinde, sarkık ve dikitlerin oluşturduğu güzellikleri bolca kadrajlayarak, güvenli yürüyüş alanında mağara gezimizi tamamlıyor,  dışarı çıkıyoruz.  Çıkınca, önümüze serili manzaranın karşısına kurularak, doğal kaynak sulardan yapılmış demli çayın keyfiyle doğanın kucağına oturuyoruz.

Karanlıkta keşfedilen doğal güzellikler, içilen mis gibi çay derken soluğu Kristal Teras’ta alıyoruz. Yükseklik korkunuz var mı, bilinmez ama Safranbolu’ya gelip, burayı görmeden dönmek kendinize yapılacak en büyük ihanet ! Terasın ucundan etrafın seyrine dalmak, burada yapılacak en güzel etkinlik. Aynı zamanda ” yaklaşık 3 kilometrelik  kanyonda yürür, börtü böcekle selamlaşırım.” diyenlerin yeri de  burası… Cam terasta yüksekliğe aldırmadan etrafı süzüyor, ara sırada terasın esnekliğinden dolayı sallanmalarından ürkmeden bol bol fotoğraflarımızı da çekmeyi ihmal etmiyoruz. Doğanın sunduğu güzelliği derinliklerimize çekip, yürüyüşe başlıyoruz. Yürüyüş rotamızda neler yok ki! Şırıl şırıl akan suyun, kuşların, böceklerin, atların ve hatta eşeklerin eşliğinde adım adım ilerliyoruz. Doğa sporlarına ilginiz varsa en iyi trekking rotalarında biri de burası…. Hava mis gibi.  Biraz ilerlediğimizde at çiftliği ile karşılaşıyoruz. Sadece trekking tutkunluklarının değil ailesini toplayıp temiz hava almaya istekli yerel halkında uğrak yeri olan bölge de belli alanlarda büyütülen atlarla de tur yapabiliyorsunuz.  Bir günü bıkmadan, usanmadan geçirebileceğimiz yerlerden biri. Bizim süremiz kısıtlı, gezi programımızda yoğun olunca bu ödülü daha sonraki gelişimize saklayarak, yolumuza devam ediyoruz. Biraz ilerleyince sarmaşıkların süslediği eski bir köprüyle karşılaşıyoruz. İşte fotoğraf makinelerine saldırdığımız an! Tek tek hafızamıza kazınmıyor, anın kalıcılığı da sağlanıyor… Keklik gibi sekerek, mis gibi havanın sunduğu güzelliklerle yürüyüşümüzü tamamlıyoruz.  Karnımız mı acıktı? Evet içlerden zil sesleri yükseliyor!!! Sesleri bastırmak için yerel tatları tadabileceğimiz,  yemeğimizi yiyeceğimiz Sakem’e  geçiyoruz.

Sakem, 2011 yılında kurulmuş bir kültür ve sanat merkezi. Gençlerin, hanımların, emeklilerin keyifli vakit geçirecekleri, sanat ve el becerilerini geliştirdikleri kültürel çalışmaların yapıldığı merkez. Yöresel yemekler birbiri ardına geliyor. ”Mide fesadı olduk.” desem yeridir. En çok baklavanın tadına doyamadım. Aynı masada yemek yediğimiz Safranbolulu arkadaşımız, börek ve baklavayı göstererek ; ”bu ikisi olmadan burada düğün olmaz!” diyor. Bence de olmasın, o kadar lezzetli ki…

20150411_175637

Yemek molası bitince tarihi kent Safranbolu meydanına geliyoruz. Golf arabasına doluşup, arkadaşlarla Safranbolu Sokaklarını keşfe çıkıyoruz. Şoför aynı zamanda yerel rehberlik de yaparak gezdiriyor. Şehir merkezinden uzaklaştıkça farklı bir siluetle karşılaşıyoruz. Kalabalıktan uzak, bilindik kırsal yaşamın içinde dolaşıyoruz. Konaklar mimari olarak biraz daha değişip, abartıdan uzak doğal ve sadeliğe bürünüyor! Balkonda çamaşırlar özgürce rüzgarla dans ederken, sular biraz daha farklı çağıldıyor. Ya çocuklar, şehrin yabancılarından uzakta, kıvrımlı taş yollarda hepsinden daha özgür oynuyor. Alış verişten dönenler, evinin önünü süpürenler ya da güneşe aldanıp dışarıda vakit geçirenler… Bazen meraklı bakışlarla süzenler…

Şehrin her yerini dolaşıyoruz sanki buraya aitmiş gibi. Ya bir kanyonun kenarında fotoğraf molası ya da bir konağın önünde… Ara sıra da yeni açan çiçeğin heyecanına kapılarak peşinde sürüklenerek, dolaşıyoruz…O sokak, bu sokak derken kırk dakikalık şehir turumuzu bitiriyoruz.

Buraya kısa süreli gelinmemeli! Uzun süreli gelinip; tarih,  kültür, miras, değerler, gelenekler her şeyiyle kucaklanmalı. Yok böyle bir yer, böyle güzel, böyle korunaklı!!! Şehrin derinliklerinde ara sokaklarında  dolaşmak, kanyonların arasına kurulu coğrafi zenginliğin güzellik havuzuna düşmek, bu olsa gerek! Büyüsüne kapıldığım bu şehre yarın nasıl ”veda” edeceğimi bilmiyorum. Ruhumdan parçalar bırakıp döneceğim, bir yandan da tekrarını yaşamanın planlarını kuracağım.

Bir güne daha veda etmeden önce akşam yemeği için  bir başka lezzet durağı Kazan Ocağı’nda Nebile Hanım’ın yerine gidiyoruz. Birbirinden lezzetli yemeklerin doğru adresindeyiz. Her şey çok lezzetli ama cevizli baklavanın muhteşem tadı hala damağıma yapışmış dolaşıyorum. Ağzıma attığım anda dağılan, güzel bir tat bırakan baklavayı bu güne kadar başka bir yerde yemedim. Hatta sadece baklava için bile yol yapılır.

Yemekten sonra eğlence, müzik, kahve derken günü bitirip bir başka güne hazırlanıyoruz. Kahvaltı bu sefer Kristal Teras’ta. Haftasonu için ailece kahvaltı yapılıp, doğayla iç içe geçirilecek alanlardan birisi de burası.

IMG_20150412_220213

Şehrin en yüksek noktası olan Hıdırlık Tepesi’nden ”son bir bakış” atıp,  yönümüzü 11 km uzaklıktaki Yörük Köyü’ne çeviriyoruz.

Yörük Köyü, aynı mimari özellikteki  evlerin bozulmadan, yıkılmadan  günümüze kadar gelebilen ender köylerden biri. Yöre halkının büyük şehirlere göçü ile terk edilmişliğini gizleyerek, gelen misafirlerine sıcak ilgiyle karşılıyor. Girince Leyla Gencer’in hatırasına rastlıyoruz. Kısa süreli bir şaşkınlık yaşayınca gerçek hikayeyi de öğrenmiş oluyoruz. Leyla Gencer Yörük Köyü’nde yeşeren değerli bir sanatçımız. Biraz ilerlediğimizde bir sokağın ismi gözümüze ilişiyor, Cemil İpekçi Sokağı. Annesi bu köyün çocuğu, Leyla Gencer’de akrabasıymış.

250 yıl çadırlı göçer hayat yaşayan halk, Osmanlı Devleti’nin  zorlamasıyla yerleşik düzene geçerek köyü kuruyorlar. 750 yıl önce kurulan köyde en eski ev 450 yıllık geçmişe sahip. Müze olarak da kullanılan köyün en ihtişamlı evine giriyoruz. Sıcak, samimi ilgiyle karşılayan ev sahibi, aile hikayesini anlatarak evi dolaştırıyor. Atalarından kalan bu evde aile geçmişini gururlanarak anlatıyor. İncelikle dekore edilmiş tarihi binanın her yerinde bir anı, tarihi miras yatıyor. Diğer evlere göre biraz daha korunmuş ve bakımlı olan binanın giriş katı ise yöreye ait çeşitli süs eşyalarının satıldığı mekan olarak değerlendirilmiş. Üç katlı köşkü, tarihi geçmişiyle dolaştıktan sonra köyün sokaklarına dalıyoruz. Yakındaki çamaşırhanede geçmişe ait yaşamın hikayelerine tanıklık ettikten sonra soluğu köyün sayılı oturma alanlarından olan Yörük Sofrası’nda alıyoruz. Otlu, peynirli gözleme ve yanında yayık ayranla birlikte  midemiz de  bayram ediyor. Üstüne yenilen lezzetli baklavayla Safranbolu gezimizi tamamlıyoruz.

Yorumlar

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*