JavaScript must be enabled in order for you to see "WP Copy Data Protect" effect. However, it seems JavaScript is either disabled or not supported by your browser. To see full result of "WP Copy Data Protector", enable JavaScript by changing your browser options, then try again.

Kırk Kapılı Şehir Ani

Yazan

 

Kars’tan Ani’ye doğru ilerliyoruz. Günümüzün yarısını buraya ayırdık. Giderken yolun kenarında bir kıpırtı görüyoruz. Şoförümüz, ‘’tilki o!’’ diyor. İlk defa bir tilki görmenin heyecanıyla geriye dönüp fotoğrafını çekiyoruz. Arabadan inmeden, ürkütmeden! Belli ki yiyecek arıyor. Karda bulması biraz zor ama bizi heyecanlandırdığı doğru. Sonra sağlı sollu beyazlara bürülü yolda, Ani’ye yol alıyoruz. Yolumuz biraz uzun… Kars’tan 42 kilometre uzaklıkta Ocaklı Köyü’nde, Arpaçay’ın yanında yer alıyor. İçimden pek harabe demek gelmiyor, nedense. Bakmayın şimdi harabe olduğuna, öyle adlandırıldığına da. En az 7000 yıllık bir geçmişe sahip. İpek Yolu üzerinde kurulan, zenginliğiyle parlak dönem yaşamış bir medeniyet. Birden çok millete ve medeniyete de ev sahipliği yapmış. Şimdi harabe durumda olsa da zamana direniyor. Bize sadece hayran hayran seyretmesi kalıyor.

Eski bir Ermeni Krallığı olarak ilk defa adını duyurmuş. Krallık mücadelelerle bir aileden diğerine geçse de geriye yansıyanlar muhteşem. Sonra Selçuklular’a geçmiş. Günümüze kadar da birçok eser zamana direnerek ulaşmış. Camiler, Kiliseler, Ateş Tapınakları… Saydıklarımız, ya sayamadıklarımız! Toprağın altında gün ışığına çıkmayı bekliyor. Kazı çalışmaları da zaman zaman devam ediyor.

 

 

Daha aracımız önünde durduğu an büyüsüne kapılıyoruz. Girişte soldaki gişeden biletimizi alıp içeri giriyoruz. Görmeyi ne çok istemiştim. Kısmet bugüneymiş. Bu kadar da büyük olduğunu hayal bile edemezdim. Buraya kadar gelmişken ya önceden tarihini araştırmalı ya da yerel rehber eşliğinde gezmeli. Çevredeki rehberlerden birisiyle anlaşıp, gezmeye başlıyoruz.

İçeriye kemerli kapıdan giriyoruz. Zamanında şehre yedi farklı kapıdan giriliyormuş. En önemli kapıları ise; Kars Kapısı, Aslanlı Kapı ve Sarnıçlı Kapı. Bölgeye Aslanlı Kapı’dan giriyoruz. Yarısı ayakta, yarısı yıkık durumda! Girince sola doğru ilerliyoruz. Yaklaşık 8 km’lik alanı yarım güne sığdıracağız. Her yer karla kaplı. Malum mevsim kış, aylardan da Ocak! Karda belli-belirsiz patikada ilerlediğimizde, sağımızda yarısı yıkık, yarısı ayaktaki yapının bir zamanlar kilise olduğunu öğreniyoruz. Ayakta kalan kısmını da kurtarma çalışmaları başlamış. Kilisenin yüksekliği 33 metre Hz. İsa’nın ömrüne denk ‘’33’’. Dar ve yüksek.

Arpaçay’a, aşağıya doğru ilerlediğimizde karşımız Ermenistan. Arpaçay ise doğal sınırı oluşturuyor. Vakti zamanında iki bölgeyi birleştiren bir köprü görevi görüyormuş şehir. Şimdi sınırlar kapalı.

 

 

Arpaçay’ın kıyısında bir kilise eğimli arazinin üzerinde zamana direnerek yükseliyor. Arazinin eğimi doldurularak yapılmış.  Burası Tigran Honents Kilisesi. Zengin mimarisi, içindeki freskleri ve muazzam taş işçiliği etkileyici. Ermeniler taş ustalığında oldukça iyiler. Arpaçay’ın diğer tarafında, Ermenistan bölgesinde taş ocakları yer alıyor. Ara sıra taş ocaklarında patlamalardan ve depremlerden dolayı Ani Harabeleri zarar görmüş.

Geriye döndüğümüzde eski bir hamamın önünden geçerek, Arpaçay’ı da solumuza alıp ilerliyoruz. Karşımızda birçok yapı mevcut özellikle yan yana duran ikisi uzaktan bizi kendine doğru çekiyor. Biri katedral, diğeri de cami. Katedral, Ani Kralı Sembat tarafından 987 yılında yapılmış. Mimarı Tiridat Mendet’miş. 1064 yılında Büyük Selçuklu Sultanı Alparslan Ani’yi fethettiğinde ilk Cuma Namazını burada kılmış. Daha sonra yapıya mihrap eklenerek camiye dönüştürülmüş ve artık Fethiye Cami’si olarak anılmış.  İçerisi de en az dışarısı kadar güzel ve heybetli. Depremlerin etkisiyle tavanı çökse de gökyüzüyle buluşmanın tadı da başka oluyor. İçeride taşın gün ışığıyla dansını seyrediyoruz.

 

 

Fethiye Cami’nin hemen arkasında Manuçehr Camisi ve Türbesi yer alıyor. Cami, şehrin yönetimi Selçuklular’a geçtikten sonra Selçuklu Emiri Manuçehr tarafından yapılmış. Meyilli arazide olmasından dolayı fevkani olarak inşa edilmiş, geleneksel Türk Mimarisi’ndeki Ulu Cami plan şemasını burada da görüyoruz. Caminin hemen yanından Arpaçay geçiyor.

 

 

Küçüklü büyüklü kiliseler, şapellerin yanında şehrin agorası, meydanı ve yerleşim alanları da yer alıyor. Girişe doğru ilerlerken ateş tapınağının önünden geçiyoruz. İçerisinde İslamiyet’e, Hıristiyanlık’a ve diğer inanışlara dair kalıntıları barındırıyor. Hem cami, hem kilise hem de ateş tapınakları yan yana… Ani’ye, ‘’101 kiliseli şehir’’, ‘’kırk kapılı’’ diyenler de var. Kentin tarihini çözebilmek için kazı çalışmalarının tamamlanmasını beklemek gerekli. Bize daha ne sürprizler çıkar bilinmez. Biz bir vedayla şehirden, ayrılıyoruz. Dışarıda şoförümüz bekçi kulübesinde bekliyor. El işaretiyle ‘’içeriye gelin’’ diyor. İçerisi sıcacık, ortada soba ve üzerinde demlik, çaylarımızda hazır! Bayağı üşümüşüz. Sıcacık çayları yudumlarken, bolca Ani’yi konuşuyoruz. Gençler burada doğmuş, büyümüş, kalıntıların arasında koşmuş, oynamış. Kars’a gelen ziyaretçilerin en az bir kez yolunun kesiştiği şehir UNESCO kültürel miras listesine girmeyi de başarmış. Biraz hüzün, biraz coşku, üzerine de  sıcacık çayla, burnumuzu Çıldır Gölü’ne çeviriyoruz. Günün geriye kalan kısmını oraya ayırdık. Haydi Çıldır’a…

Bir yorum

  1. Pingback: Gezgin Ruhu – Beyaz Gelin KARS

Yorumlar

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*