Gezgin Ruhu

İstanbul’un Öteki Tarafı – PERA ( BEYOĞLU)

Önce Avrupalıların gelip yerleştiği dönemlerde saray olarak adlandırdıkları elçilik binalarıyla başlayan süreç etrafta yavaş yavaş yükselen diğer binalarla şekillenen Pera yani şimdilerin Beyoğlu…

24 Temmuz 1831 ‘de başlayan on beş saat süren, 104 kişinin ölümüne sebep olan büyük Pera yangınından sonra çoğu ahşap olan binalar kül olur. 1870’de ikinci büyük yangınla geride birçok ölü bırakarak Pera silinip yok olur. Küllerinden yeniden doğmaya çalışan Pera, çıkarılan yasayla eklektik binaların yapımıyla bugünkü haline dönüşmeye başlar.

Pera, ihtişamlı elçilik binaları etrafında her biri farklı mimari üsluptaki kiliseler, okullar, apartmanlar, tiyatrolar, sinemalar, hoteller, kafeler, barlar, restoranlar, tatlıcılar, fotoğrafçılar, şapkacılar, kumaşçılarla kültürün merkezi haline dönüşür. İstanbul’un birçok yenilikle tanıştığı yer haline gelir. Osmanlı’dan, Türk’e, Müslüman’dan, Rum’a, Ermeni, Yahudi, Levanten, İtalyan, Fransız, İngiliz, Cenevizli, Venedikli, Hollandalı, İsveçli, Rus’a herkesin yurdu burası olur. Aynı zamanda dünyanın  çok kültürlü yeri de… Buraya damgasını vuran Vallaury, Mongheri, Fossati, Semprini, Barborini, Leoni büyük mimarların semti olduğu kadar Neoklasik, neogotik, neorönesans, art nouveauyu da keşfedeceğimiz yerler burada…

Abidin Dino, Aliye Berger, Yahya Kemal, Tanpınar, Sait Faik, Atilla İlhan, Ahmet Ümit, Ara Güler ve aklıma gelmeyen birçok sanatçı ve edebiyatçının kalemi, fırçası, fotoğraf karesinde buluştuğu yer. Elbette  Türk Sineması’nın gelmiş geçmiş aktrisleri ve jönlerinin de yurdu… Bazen bir hikayenin konusu, bazen bir şiirin sözleri, bazen bir şarkının ara nağmesi bazen de bir filmin mekanı her şeyiyle bambaşka bir dünya Pera…

Geçmişe 1580’lere, 1750’lere ve hepsinden daha fazla 1870’lerle 1930’lar, en sonunda 1950’ler ve 1960’lara özlem duyunca soluğu ilk aldığımız İstanbul’un öteki tarafı Pera, şimdilerde sadece Beyoğlu olarak bildiğimiz yer….

Pera’nın Pera, Beyoğlu’nun da Beyoğlu olduğu zamanlara dönüyor, burayı sadece hikayeleriyle dolaşmaya başlıyoruz…

Pera Hikayemiz başlıyor;

Galata’dan Pera’ya en kolay tünelle ulaşılır. Bizde hemen koşuyoruz tünele… Hareketi hali hazırda bekleyen füniküler, bir zil sesiyle uçurur biraz öteye Beyoğlu’na eskinin Pera’sına…

TÜNEL’in öyküsü biraz eskilere 1867’lere kadar uzanıyor. İstanbul’da yaşayan bir Fransız mimarın ( Eugene Henri Gavand) aklına bir anda düşüyor. Her gün yüzbinlerce kişi  ‘’Ofluya pufluya’’  bu yokuşu aşarak yükselir, Pera’ya. Durumu dönemin padişahına II. Abdülhamit’e zorla da olsa kabul ettiriyor. Her şey hazır da, ya finans! Başlar yurtdışında finans arayışlarına. Bulduğu yabancı sermayeyle 1871’de  başlayan inşaat 1874’de bitiyor. Tünel, 1863 ‘te Londra’da , 1868’de New York’ta yapılan metrolardan sonra dünyanın 3. Tüneli olma ayrıcalığını taşısa da onlardan farklı olarak iki istasyon arasındaki uzunluğu 573 metre olan bir füniküler sistemi aslında. 1939’dan beri İETT tarafından işletilen tünelden çıkınca üstte iki tarafı saran fotoğraflardan zamanla değişimi seyrederek, Pera’ya ayak basıyoruz.

Önce etrafı seyrediyoruz, binaları ve havayı içimize çekiyoruz. Önümüzde uzanan Cadde-i Kebir’de  ( İstiklal Caddesi), yavaş yavaş yürümeye başlıyoruz. Bu arada Taksim ile Tünel arası 1400 metreymiş.  Biraz ilerledikten sonra Mevlevihane’ye yöneliyoruz.

GALATA MEVLEVİHANESİ;

İstanbul’un ilk büyük mevlevihanesi olan Galata Mevlevihanesi, Fatih ve II. Beyazıt dönemlerinde yapılmış. Eski bir manastırın kalıntıları üzerine yapılan Mevlevihane tasavvuf adası ve kapılarını her daim gayrimüslimlere de açan bir sufi yuvası. Galip Dede Caddesi adıyla anılan Yüksek kaldırım üzerindeki Mevlevihane, döneminde çok önemli tasavvuf ve kültür merkezine dönüşmüş. 1975 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlanan Mevlevihane Divan Edebiyat’ı Müzesi olarak bir dönem daha devam etse de 2000’li yıllarda büyük bir restorasyon geçirerek kapılarını yeniden açmış. Şimdilerde müze olarak gezdiğimiz Mevlevihane’de döneme ait eşyalar sergilenirken, akşam beşten sonra da sema gösterisi yapılıyor.

Her adım tarih kokan İstiklal’e tekrar yöneliyoruz. Hepsini bir günde keşfetmek mümkün değil. Kendimize göre yaptığımız listeyle ilerliyor, Doğan Apartmanı’nın önünde duruyoruz.

DOĞAN APARTMANI;

1892-1894 yılları arasında, Belçikalı tüccar-banker olan Albert Helbig tarafından dönemin mimarlarından Raymondo d’Aranco’ya yaptırılan Serdar-i Ekrem Sokak’taki Helbig Apartmanı olarak bilinen bina 20. Yüzyılın modern anlamdaki birbirinden bağımsız dairelerden oluşan ilk apartman örneklerinden bir tanesiymiş. Birçok defa el değiştiren bina 1942 yılında Yapı Kredi Bankası ve Doğan Sigorta’nın kurucusu Kazım Taşkent almış. Apartmana , Kazım Bey’in İsviçre Alplerinde çığ altında kalarak vefat eden oğlu Doğan’ın adı verilmiş. Böylece Doğan Apartmanı olarak anılmaya başlamış. Yıllar sonra daireler şeklinde birer birer satılarak birçok ünlünün yaşadığı meşhur Doğan Apartmanı ismini en çok ‘’Muhsin Bey’’ filmiyle duyurmaya başlamış. İçeriye giremesek de kapısının önünde bir hatıra fotoğraflık duruyor, bütün dairelerin baktığı içteki avluya göz ucuyla bakıp çıkıyoruz. Alman Lisesi’ne yöneliyoruz.

ALMAN LİSESİ;

19. Yüzyılın sonlarında artan Alman nüfusundan dolayı 1896 yılında, Deutche Bank ( Alman Bankası) ve Osmanlı Bankası’nın maddi destekleriyle neoklasik tarzda bugün gördüğümüz bina yapılmış. Yapıldıktan sonra İstanbul’a gelen birçok Alman Başbakanı, okulu ziyaret etmeden dönmemiş. En son ziyaretçi de Angela Merkel’miş. Önemli yapılara doğru yol alırken kısa süre önce tekrar gündeme gelen Narmanlı Han’a da uğramadan geçmiyoruz.

NARMANLI HAN;

Günümüze kadar gelebilen en eski yapılardan olan Narmanlı Yurdu olarak da bilinen Han 1820’lerde yapılmış. Aynı zamanda İstiklal Caddesi üzerinde en sade olan yapılardan biri. Yapıldıktan sonra kaleyi andıran bu yapıyı Ruslar almış. İçeride yaşam alanlarının, ahırların, hatta arka tarafta küçük bir hapishanenin de yer aldığı Çarlık Rusyası’nın elçilik ve konçilerya ( konsolosluk) binasına dönüşmüş. 1920’ler de Narmanlı kardeşlere satılan han o günden sonra Narmanlı Yurdu, günümüze de Narmanlı Han olarak gelmiş. Narmanlı Han’da kimi ünlü sanatçılar, yazarlar, ressamların evi, yurdu, ocağı, atölyesi olmuş. ‘’Mahur Beste’’, ‘’Beş Şehir’’, ‘’Huzur’’ eserlerinin yazarı Ahmet Hamdi Tanpınar 1845-1951yılları arasında burada yaşamış. Dr. Firsek Karol, Bedri Rahmi Eyüpoğlu, Aliye Beerger gibi sanatçıların atölyeleri yer alırken, ünlü pul tüccarı Ali Nusret Pulhan, kürkçü Sanoviç, Antoine Visconti’nin konfeksiyon mağazası, Andreas Kitabevi’yle geçmişin Narmanlı Han’dan eser yok şimdi. Yalnız ve sessiz…

BOTTER APARTMANI;

İstanbul’daki ar-nuvo binalardan söz edilirken ilk sırayı çekenlerden birisi de burası Botter Apartmanı. Sultan II. Abdülhamid’in terzisi Mösyö Jan Botter tarafından ar-nuvo mimarisinin ustası Raymondo d’Aranco’ya yaptırılan bina şimdilerde bakımsız olsa da dış cephesindeki inci gibi işlenmiş bitkisel motifler ve medusa başlarıyla gelen geçeni hayran bırakacak güzellik de…

Yavaş yavaş ilerliyoruz, Taksim’e doğru…

Asmalımescit’e yandan bakıyoruz. Daha sonra uzunca bir zaman burada aylaklık yapmaya söz veriyor, yola devam ediyoruz.

Şark Pasajı, eskilerin ünlü Markiz Pastanesi, Lebon Pastanesi, Sen Petersburg Pastanesi arıyor gözlerimiz. Kimisi yerli yerinde kimisinin de sadece izleri duruyor…

Rus Sarayı’nı, Suriye Pasajını, Santa Maria Draperis Kilisesi, Fransız Elçiliği, İtalyan Lisesi, Venedik Sarayı, Hollanda Sarayı, ünlü Sümer apartmanını, Nur-u Ziya Sokağı, Elhamra Sinemasını, Saint Antonie Kilisesi’ne  geliyoruz.

SAINT ANTONIE KİLİSESİ;

Önünden gelip geçtikçe kendi has mimari güzelliğiyle ilgimizi çeken kiliseden daha çok katedrali andıran yapısıyla Türkiye’de faaliyette olan en büyük iki üç kilisesinden biriymiş. İstanbul’daki Latin Katolik cemaati tarafından 23 Ağustos 1906 yılında yapılmaya başlanan kilise 15 Şubat 1912 yılında tamamlanmış. Saint Antoine Kilisesi’nin mimarı İtalyan mimar Guilio Mongeri’ymiş. Beyoğlu’nun ilk betonarme binaları arasında yer alan kilisenin, dış duvarları Marsilya’dan getirilen tuğlalarla kaplanmış. İçerisi sivri kemerli, büyük pencereler vitraylarla süslü kilise, Türkiye’nin içi en çok gün ışığı alan kilise olarak da biliniyor.

Kiliseden çıkınca ünlü Mısır Apartmanının önünden geçiyoruz. Birçok bina, pasajı sağlı sollu geride bırakarak Galatasaray meydanına varıyoruz. Galatasaray Lisesi ve Müzesi’ni de geçiyoruz. Beyoğlu Postane binası, Avrupa Pasajı, Üç Yıldız Şekerlemesi, geçince Nevizade Sokağı’na geliyoruz.

NEVİZADE;

 Geçmişten günümüze ulaşan Asmalımescit, Çiçek Pasajı gibi ünlü meyhanelerin olduğu sokak burası. 1970’lerden sonra Krepen Pasajı’ndan taşınan İmroz, Neşe gibi ünlü meyhanelerle anason kokusunun malt kokusuna, barbunya kokusunun çiroz kokusuna karıştığı lezzet sokağı… Masalarda olmazsa olmaz kavun ve beyaz peynir eşliğinde kadehlerin tokuşturulup, fasıllar söylendiği yer de burası. Bir gün fasıllarda kaybolmak niyetiyle yolumuza devam ediyoruz.

Balık Pazarı’nı geçip Çiçek Pasajına geliyoruz.

ÇİÇEK PASAJI;

1870 Büyük Beyoğlu yangınında yanıp kül olan Naum Efendinin ünlü tiyatrosunun yerine 1875 yılında  geçmişteki adı Cite de Pera ya da Hristaki Pasajı. İsmini Banker Hristaki Zografos’tan alan pasaj 1908 yılına kadar mülkiyeti binayı yaptıran kişi yani bankere ait beş katlı, 18 konforlu apartman dairesinden oluşan yapının giriş katında 24 dükkan yer alıyormuş. O dönemin İstanbul’unda Restoran Ritz, Natürel Çiçek Evi, sosyete terzisi Bayan İfigenia Epenetos, ithal mallar satan dükkanlar, fotoğrafçılarda yer alanlar arasında…

1908’den sonra bazı nedenlerle el değiştiren pasajın, 1930’dan sonra çehresi değişiyor. Pasajın hemen hemen tüm dükkanlarına çiçekçilerin yerleşmesiyle Çiçek pasajı olarak anılmaya başlıyor. 1978’de bir kısmının çökmesi sonucu bir süre yalnızlığa bürünüyor. 1988 yılında eski görüntüsünden hiçbir şey yitirmemiş olarak tekrar kapılarını açıyor. Geçmişte olduğu gibi İstanbullular kadar turistlerinde ‘’olmazsa olamazı’’ uğrak yerlerden biri haline dönüşen pasajda nefis mezeler, buzlu bademler eşliğinde etrafa anason kokusunun yayıldığı, keyifli sohbetler eşliğinde dostlar sofralarında güzel anların yaşandığı yer olarak devam ediyor…

Bizim sadece bir ucundan girip, diğer ucundan çıktığımız pasajdan eskilerin izini sürmeye devam ediyoruz. Tokatlıyan Oteli, Baylan Pastanesi, Atlas Sineması, Halep Pasajı, İnci Pastanesi, Emek Sineması, Alkazar Sineması’nı geçip, kimisi hala kaldığı yerden devam ederken, kimisi yakın zamanda ya da çok önceden silinip gitmiş bile… Hüzünlü yola devam. Hüseyin Ağa Camii’nin önüne geliyoruz.

HÜSEYİN AĞA CAMİ;

Taksim’den Tünel’e uzanan Cadde-i Kebir’deki ( İstilal Caddesi) tek cami. Cami, saray hareminden emekli Galatasaray-ı Enderun’unda da çalışmış Şeyh-ül Harem Hüseyin Ağa tarafından 1594 yılında yaptırılmış. Zamanla depremdi, yangındı derken caminin eski görünümünden eser kalmamış.  Caminin üzerindeki kitabeden de edindiğimiz bilgiye göre 1834 yılında II. Mahmut döneminde çok kapsamlı bir onarım görmüş. II. Abdülhamid döneminde de onarım geçiren cami, son haline 1934 yılında sil baştan elden geçirilip restore edilerek gelmiş.

Rumeli Pasajını, Mabeyinci Ragıp Paşa Apartmanını, Yeşilçam Sokağı’nı da geride bırakarak, Dingo’nun Ahırı’na geliyoruz.

DİNGO’NUN AHIRI;

Taksim’den Cadde-i Kebir’e ( İstiklal Caddei) girdiğimizde hemen sağda Taksim- Tünel arasında gidip gelen tramvayın bakım hangarı yer alıyor. 20. Yüzyılın başlarında İstanbul’da atlı tramvayların çalıştığı dönemde ( şimdiki halinden tek farkı atların çektiği tramvayları düşleyerek ) , tramvayları çeken katana atların barındığı ahırlardan biri de burası. Ahırdan sorumlu Rum asıllı Dingo’dan adını alan ve günümüzde de dilimize dolaşan ; ‘’ Burası Dingo’nun ahırı mı? ‘’ deyimi buradan geliyor… O döneme ait hiçbir ize rastlamasak da ahırın nerede olduğunu biliyoruz.

MAKSEM;

Taksim’den girişte sağda yükselen sekizgen bir yapı yükseliyor. Hemen önünde bitiveriyoruz. Osmanlı döneminde Boğaziçi sırtlarından getirilen suların şehre taksim edildiği yer de burası. Adını Arapça’da su dağıtım şebekesi anlamına gelen Maksem’den alan yapı zamanla Taksim’e dönüşerek günümüze gelmiş. Taksim ismi de buradan geliyor. Biz de yeni öğrenmiş olduk.

Taksimle, Beyoğlu arasında sürekli gidip gelen, önünde arkasında sağında solunda fotoğraf çektirmekten yorulmadığımız tramvaya atlayıp, eskiye dair her şeyi içimize atıp, tünele doğru gidiyoruz.

Daha vakit ayrılış için erken. Tünel’in solundan aşağıya doğru ilerliyoruz. Şarap evlerinin de yer aldığı ara sokaklardan Pera’ya, eskinin ünlü oteline gelip şöyle aşağıdan yukarıya doğru süzüp daha da öteye ilerliyoruz. Büyük Londra Oteli’ne varıyoruz.

GRAN HOTEL de LONDRAS ( Büyük Londra Oteli) ;

Doğu ile batının buluştuğu yer… Dünya’nın en eski uygarlıklarının beşiği İstanbul’da geçmişten günümüze değişmeyen mekanlardan biri…

Pera’nın en gözde otellerden biri olan  1892 yılında önce konut olarak inşa edilen  kısa bir süre sonra da otele çevrilen Londra Oteli, yani Grand Hotel De Londres.

Otel zaman içinde pek çok defa yenilenmesine rağmen, 1900’lerin atmosferini en iyi şekilde yansıtıyor. Haliç manzaralı terasında şehre veda kahvesini yudumlarken geriye dair her şeyin hayalini kuruyoruz…

Exit mobile version