Gezgin Ruhu

Hatay’a Gitmek İçin Birkaç Sebep

Hatay’a gitmek için çok sebep aramayalım, birkaçı yeterli…

Her şeyin ilklerinin yaşandığı yer, Hatay!

İlk kilise,

İlk cami,

İlk ışıklandırılmış sokak,

İlk olimpiyatlar,

İlk ‘’Hıristiyanlık’da burada söylenmiş

Ve daha bilmediklerimiz…

Geçmişi çok eskilere dayanıyor. Orta paleolitik döneme kadar uzanıyor. Şehirleşme de Samandağ’da 1. Seleukos Nikator M.Ö. 300’de Seleukia’yı kurmasıyla başlıyor. Şehir tamamlanınca Seleukos, babasına ithafen şehre ‘’Antiokheia’’ adını vermiş. Sanırım Antakya’da buradan geliyor. Sonra birçok krallar, hükümdarlar gelip, geçmiş ve günümüze tarihiyle, kültürüyle medeniyetler şehri olarak ulaşmış.

Gelince süre ne olursa olsun, gezip bitiremeyeceğimiz bir şehir. Gezilecek o kadar çok yer var ki. Önceliği her zaman merkez ilçe Antakya’ya veriyor ve gezmeye buradan başlıyoruz.

Antakya’da Gezilecek Yerler;

  1. Saint Pierre Kilisesi

Merkeze 2 kilometre uzaklıkta, Habib-i Neccar Dağı eteklerinde doğal bir mağaradan oluşup, zamanla eklemelerle kiliseye dönüştürülmüş. İlk vaaz burada verilmiş. İlk ‘’Hıristiyan ‘’ adı burada söylenmiş. Mağara, Roma Devleti tarafından Hıristiyanlığın kabulünün ardından eklemelerle gotik tarzda kiliseye dönüşmüş. Günümüzde müze olarak gezilse de belli dönemlerde ayinler yapılıyormuş. Kilise, Kültür Bakanlığına bağlı içeriye girişte biletli. Müze  kartları geçerli, öğretmen ve öğrencilere ücretsiz!

Görmeyi en çok istediğimiz yer, Necmi Asfuroğlu Mozaik Müzesi ya da diğer adıyla The Museum Hotel Antakya. Geçmişi on yıl öncesine dayanıyor. Asfuroğlu ailesi kendilerine ait özel arazilerinde  otel yapmaya karar verince, vurulan ilk  kepçeyle  her şey değişmiş.  Yıllarca toprak  altında gizlenen tarih bir anda gün yüzüne çıkmış. Bundan sonra planlar değişmiş, gizemli tarihi bir yandan gün yüzüne çıkarırken, bir yandan da otel projesi de hayata geçmiş.  Arkeologlar, uzmanlar devreye girmiş. Her kepçeyle gün yüzüne çıkan tarihle projede değiştikçe değişmiş. Başlangıcından on yıl sonra otel bitti, müze açıldı, şehirde ziyaretçilerle şenlenmeye başladı.  Birkaç benzer yapıyla dünyada belki de bir ilki yaşıyoruz. Güzel bir yapı, otel  ve müze olmuş…

      Bu ilk değil, Asi Nehri’nin kıyısındaki binayı birçok defa gezdim. O zamanlar       Tunus Mozaik Müzesi’nin hemen ardından dünyada ikinci sırada yer alıyordu. Yıllar geçti, yeni yerinde yeni binasında daha modern, daha büyük bir alanda dolaşmak bambaşka bir duygu. Dünya’da büyüklüğü bakımından birinci sıraya yerleşmiş bile. 

Çağlayanlar bölgesi olarak da bilinen Harbiye, Hatay’ın Defne ilçesine bağlı bir mahalle. Vadinin güneyinden, kaynaktan çıkan sular şelaleleri oluşturarak, Asi Nehri’ne akıyor. Helenistik ve özellikle  Roma döneminde sayfiye yeri olarak kullanılıyormuş. O zaman Daphne olarak bilinen bölge zenginlerin köşkleriyle çevriliymiş. Müzedeki mozaikler ve birçok eşya bu bölgeden geriye kalanlar.

Her mevsim cazibesini koruyan bölge bahar ve yaz aylarında suyun içine atılan masalarda suyun tene soğuk dokunuşu ve etrafa yayılan sesiyle bir tür terapi gibi. Mevsim döngülerinde ise etraftaki mekanlarda kahvaltı için geliniyor ya da bir kahvelik molalar için uğranılan yerlerden…

Yurdumuzdaki en eski camilerden biri hatta ilki olarak da anılıyor. Eski bir pagan tapınağının üzerine yapılmış. Camiye kemerli bir kapıdan giriliyor. Dikdörtgen kaideli poligonal gövdeli, ahşap şerefeli minarenin hemen sağında Habib-i Neccar , solunda Yahya( Barnabas)  ve Yunus ( Pavlos) ‘un türbeleri yer alıyor.

Geçmişten  günümüze hala aktif ibadet yerlerinden biri de Havra. İçeriye elini kolunu sallayarak giremiyorsunuz. Önceden randevu almanız ve gelince  zile basmanız gerekiyor. Eğer müsaitse kapı açılıyor. İçerideki görevli sizi karşılıyor. Musevi cemaatini ve ibadet şekillerini anlattıktan sonra hatıra fotoğrafla ziyaret bitiyor.

Her ne kadar derin bir tarihi olsa da geçmişe dair izler , evler, yapılar yeni yeni korunmaya başlamış. Gelince biraz ihmal edilmiş bir şehirle karşılaşınca sakın şaşırmayın. Belediye destekli yeni restorasyon çalışmalarıyla çoğu kurtarılmış. Tabi hepsi değil! Daha çok iş var.  Kurtarılanlarda ya otele ya da akşamları keyifle yenilip, içilen hoş mekanlara dönüşmüş. Butik oteller de konaklamak için bir o kadar güzel olmuş. Taşlı, kahvenin ve sabunun kokusuyla karıştığı sokaklarda yol almak, bir soluklanma molası verecek mekanlara açılan kapılardan içeriye girmek, bu şehri özel ve güzel kılan nedenlerden…

Burası dünyanın ilk aydınlatılan caddesi, Kurtuluş Caddesi. Geçmişe dönük izlerin gün yüzüne çıkarılması için çalışmalara başlanmış. Bakalım ileride nasıl bir Hatay’la karşılacağız…

Yaz aylarında arka bahçesi açılan bir kıraathaneden bir kafeye dönüşen yer  burası. Kış ve bahar aylarında erkeklerin takıldığı, oyun oynadığı bir mekan aslında. Burayı ünlü kılan hem tarihi oluşu, hem de ünlü dondurmalı tatlısı haytalı.

Antakya’dan uzaklaşıp, Samandağ’a uzanınca görülecek yerlerde sırasıyla ;

  1. Musa Ağacı

Musa ağacı, Samandağ’a çok yakın Musa Dağı olarak bilinen bölgede eski Ermeni köylerinin olduğu yerde Hıdırbey Köyü’nde. Hz. Musa’nın asasını toprağa diktiği yermiş burası. Ölümsüzlük suyu sayesinde yeşermesiyle büyüdüğüne ve 3 bin yıllık geçmişe sahip olduğuna inanılıyor. Ağacın hemen yanında akan derenin kıyısına dizili masalarda demli bir çayın keyfine diyecek olmuyor.

Bölgenin her yeri buram buram tarih ve kültür kokuyor. Görülecek yerlerden biri de Vakıflı Köyü. Türkiye’de tek Ermeniler’in yaşadığı köy burası. Yıllardır organik tarım yapıyorlar, elde edilen ürünlerde köydeki satış yerinden veya online olarak yurdun her köşesine satılıyor.

Roma İmparatoru Vespasian tarafından, şehrin etrafını dolanarak, akıntıların yönünü değiştirecek bir tünel yapımına karar verilmiş. İnşaatına M.S. 69’da başlanan tünel M.S. 81 yılında oğlu Titus tarafından tamamlanınca tünellerde oğlunun ismiyle anılmış. Tamamen insan gücü ve sadece ellerle kazılarak açılan tünel inşaatında, Roma lejyonları ve köleler çalıştırılmış. 7 metre yüksekliğinde ve 6 metre genişliğinde tünel, 1380 metre uzunluğunda.

Tünelin hemen girişinden sağa doğru ilerlediğimizde Beşikli Mağarası’yla karşılaşıyoruz. Beşikli Mağarası, kaya mezarların en geniş ve en ünlülerinden biri. İçinde bölümlere ayrılmış on iki mezar odası bulunuyor. Kayaların açılmasıyla oluşan mezarlıklar, yer yer kapıların açılmasıyla sütun başlıkları, kademelerle bölümlerine ayrılıyor.

Bir tepeye kurulu Aziz Simon Manastırı’na doğru bayağı tırmanmak gerekiyor. Etrafı rüzgar panellerinin sardığı, esintili bir yere kurulmuş manastır. Manastırdan geriye kalan, birkaç taş yığını olsa da birilerinin sihirli değneğinin değme vakti gelmiş. Şimdilik korunaksız, yitip gitmemek için zamana direniyor. Dileğimiz biran önce tekrar yükselmesi, eski heybetini kazanması.

Şehrin Lezzet Dünyası;

Lezzet dünyasına hoş geldiniz. Başı kebaplar çekiyor ve ilk sırayı tepsi kebabı alıyor. Bunun içinde yenecek yerler kasaplar. Kasap dediğime bakmayın hem kasap hem lokanta olarak hizmet veren yerler. İlk sıraya Pöç Kasabı koymalısınız. Tek bir çeşitle tek bir yerle kalmayın. Uzun Çarşı’da birçok yerde yenildiği gibi eski Antakya’da da birçok mekan var. Yöreye ait tatlıların başında künefe geliyor. Zaten künefe denilince de akla hemen Hatay geliyor. Hataylılar çarşıdan çok kendi evlerinde yapıyorlar künefeyi. Bizim gibi ziyaretçilerde ancak çarşıdaki tatlıcılardan nasipleniyor. Künefenin ardından yöreye ait tatlılardan bir diğeri de kömbe. Cevizli, hurmalı ve sade olarak üç farklı çeşitte hazırlanıyor. Oldukça fazla rağbet gördüğü için hemen bitiyor. Eve götürmek için zor bulduk. Bir de humusçular var. Tabi bizim bildiğimiz tek çeşit nohuttan yapılan humus değil. Meğerse bin bir çeşit ( burada biraz abartmış olabilirim) humus varmış. Kurtuluş Caddesi’nde küçük bir dükkana giriyoruz. Burası sadece humus yapıyor. Önümüze beş altı çeşit humus, sırayla konulup tanıtılıyor, onlar anlatırken biz çoktan bitirmiş oluyoruz. Acılı, nohutlu, salata tarzında, beton gibi isimlerle nasıl yapıldığını dinlerken, araya ziyaretçilerden geriye kalan anılarda eklenirken her biri ayrı hoş bir tat damakta bırakıyor. Burada mide fesadı geçirmediysek, başka hiçbir yerde geçirmeyiz. Yediklerimizle midemiz bayram ederken, yemediklerimizde aklımız kaldı. Buraya sadece yemek içmek için bile gelinir.

Şehirde Konaklama;

Bir şehirde konaklamak için tarihi yapılar önceliğimiz olmalı. Eski Antakya ilk tercih edilecek yer. Birçok tarihi konak restore edilerek butik taş otele dönüşmüş bile. Bunların dışında Türkiye’de ve Dünya’da bir ilk diyeceğimiz müze otelde listeye eklenebilir. Hem tarihin sayfalarında dolaşırken, hem de tarihin içinde uyumak farklı bir duygu olsa gerek. Bizim de önceliğimiz burasıydı ancak konaklama fiyatları oldukça yüksek olunca vazgeçmek zorunda kaldık. Belli mi, olur bir gün belki kalırız. Eski bir zeytinyağı fabrikasından butik otele dönüşen Sawon Otel’de tercihler arasında. Fiyatı müze otelden biraz daha uygun Kurtuluş Caddesi üzerinde oldukça hoş bir binada hizmet ediliyor.  Geneli Kurtuluş Caddesi üzerinde birçok başka butik otel de var.

Ve Eğlence ;

Buraya kadar geldik felekten bir gece çalalım, dediğimiz de birçok mekandan hangisine karar vermek zor. Bizim gibi canlı müzik eşliğinde yemek yemeği sevenlere Sveyka’yı öneriyoruz.  Burası bizim önceliğimizdi. Hem otelimize yakın oluşu hem de fiyat ve lezzet bakımından iyiydi.  Onun dışında ara sokaklarda birçok müzikli mekan var. Kısaca eğlencenin ve eğlenmenin doğru adresi burası.

Exit mobile version