Bu sefer uzun sürüyor yolculuk… Uzun dediğime de bakmayın, dört saatlik bir şey. Avrupa’nın diğer ucuna Madrid’e uzanıyoruz. Her ne kadar mevsim kış olsa da hava yazdan çalma. Hem yazın sıcağından, hem de yoğun kalabalıktan sıyrılmak niyetiyle bu mevsimi tercih ediyoruz.

Şehrin en büyük havaalanı Barajas’a iniyoruz. Her şey düzenli olunca beş dakikada bütün işlemler bitiyor. Artık şehrin sokaklarındayız.

Şehre adım atar atmaz, gözümüzü Prado’da açıyoruz. Madrid denince Prado, Prado denince dünya akla geliyor. Avrupa’nın en büyük ve en fazla yağlıboya tablosunun sergilendiği sayılı müzelerden biri. Uzun kuyruklara takılmamak için biletimizi önceden internetten alıyoruz. Kısaca girişteki müze severleri sollayıp, sanata doğru koşuyoruz.

Prado, Avrupa’nın en büyük dört müzesinden biri. Eğer sanata ilgiliyseniz, birbirinden zengin tabloların arasında uzunca bir süre kaybolabilirsiniz.  Buraya ne birkaç saat, ne de bir gün yeter.  Hafta sonu kaçışlarıyla sınırlandırdığımız programımızda birazcık ruhumuza sanat üfleyebilmek  için yarım günü buraya ayırıyoruz. Her katta farklı zaman, dünyaca ünlü sanatçıların  fırçalarında renk bulmuş hikayeler duvarları süslüyor. Eserlerin hepsine biraz az, biraz fazla tek tek dokunuyoruz. Merak ettiklerimiz de önceliğimiz oluyor. Belli bölümler hariç içeride fotoğraf çekmek ve çektirmek yasak! Böyle olunca da her şeyi hafıza kaydına alıyoruz.

Müzede; Francisco Goya, Valazquez, El Greco, Titian, Rubens, Bosch’a kadar uzanan zengin bir koleksiyon yer alıyor. Uzun bir süre burada takılıyor, bir türlü ayrılamıyoruz.

Müzeden çıkınca botanik bahçesine, yok yok tren istasyonuna Puerta de Atocha’ya gidiyoruz. İster botanik bahçesi, isterseniz istasyon deyin; kısacası ne derseniz deyin ama buranın atmosferi diğer istasyonlardan çok ama çok farklı. Burası şehrin ana istasyonu, bu nedenle birazcık kalabalık.

Bu kadar koşturmanın ardından ilk kahve molamızı da burada veriyoruz. İstasyonun giriş katındaki kafelerden birini en uygun yer olarak ilan ediyoruz. Geleni gideni, yeşillikler arasında keyifli kayboluşları seyrederken bir bakıyoruz kahvemiz de çoktan bitmiş.

Gözlerimiz yeşilin büyüsüyle yıkanmışken hemen karşıda yer alan Real Jardin Botanico olarak da bilinen botanik parka şöyle bir uğrayıp çıkıyoruz. Bizi asıl çeken hemen arka tarafta yer alan Retiro Parkı.

Retiro Parkı, şehirde yer alan en büyük parklardan biri. 19. Yüzyıl’a   kadar kraliyet ailesine ait olan park 20. Yüzyılın başında halka hediye edilmiş. 7 ‘den 77’ye herkesin boş zamanlarını geçirdiği spordan, eğlenceye, kısaca keyif yapılacak  bir alana dönüşmüş. Park o kadar büyük ki, ilerledikçe karşımıza da hoş sürprizler çıkıyor. Retiro, sadece yeşil alandan ibaret değil tabi ki. Büyük bir yapay havuzunda yer aldığı parkta spor sahaları, yürüyüş severler için rotalar, açık hava müzesini kıskandıracak güzellikteki heykeller, doğalını aratmayacak kadar güzel yapay göl ve saray yer alıyor. Parka girdiğimiz andan itibaren havanın güzelliğinden nasiplenenlerin arasına karışıyoruz. İlerledikçe asıl kalabalığın gölün etrafında, sarayın önünde toplandığını görüyoruz. Durum böyle olunca bir mola da burada veriyoruz. Bir yanda sokak müzisyenlerinin ezgileri, bir yanda etraftakilerin cıvıltıları, gölde gezintiye çıkanların keyfi… Hepsi birbirine karışıyor. Günün yorgunluğunu buraya hediye ederek, dingin bir şekilde ayrılıyoruz.

Retiro’dan çıkınca Puerta Alcala diğer adıyla Alcala Kapısı bizi karşılıyor. Şehrin tam ortasında bir adacığa kurulmuş nefis gün batımına karşı poz veriyor. Kaçırır mıyız? Hemen yerlerimizi alıyor, fotoğraflarla anılara taşıyoruz.

Gün yavaş yavaş yitip giderken, Madrid’deki ilk güne Flamenko gösterisiyle ‘veda’’ diyoruz. On sanatçının üçü dans, diğerleri ezgileriyle tamamlıyor gösteriyi. Flamenko yaklaşık bir saat sürüyor. Ve tek kelimeyle müthiş! Sonra yeniden gecenin karanlığında aydınlanmış sokaklarla buluşuyoruz.

Yolumuz Puerta del Sol’a çıkıyor. Puerta del Sol, şehrin göbeğinde en büyük meydan. Gerçi şehrin her yerinde bu kadar büyük olmasa da pek çok meydan var. Puerta del Sol, en bilindik olanı. Bu nedenle otelimizi de buradan seçiyoruz. Gezimizin birinci gününü meydanın solunda, ikinci gününü de sağında geçiyoruz.

İkinci güne, Plaza Mayor’la başlıyoruz. Büyük meydan olarak da bilinen Mayor, III. Philip döneminde yapılmış. Şehre gelenlerin ilk soluklandığı yer de burası. Tarihin kanlı sayfalarının yazıldığı, boğa güreşlerinden, taç giyme törenlerine kadar pek çok olaya tanıklık eden meydan, şimdiler de gezginlerin ve yerelin gezip dolaştığı, yediği içtiği, eğlendiği yerlerin ilk sırasında yer alıyor.

18. yüzyılda V. Felipe tarafından yapılan ve daha sonra III. ve IV. Carlos tarafından iç dekorasyonu tamamlanan sarayı da gezme fırsatı yakalıyoruz. Şanslıyız, sarayın ana girişinde askeri törenle karşılanıyoruz. Törenin ardından ziyaretçilerin giriş kapısından biletimizi alarak sanat müzesini aratmayacak güzellikteki sarayın odalarını tek tek gezmeye başlıyoruz. Tavandaki süslemelerden, duvardaki tablolara, odaların dekorasyonundan, içteki atmosfere kadar oldukça büyüleyici. Her şey ince ayrıntısına kadar özenle seçilmiş. En çok ana girişteki tavan süslemeleri, 19. Yy. da yapılan görkemli yemek salonu, Çin işlemeleriyle bezeli Gaspari Salonu, seramik kavanozlar ilgimizi çekiyor. Çok fazla fotoğraf çekemesek de (çünkü fotoğraf çekimine izin verilmiyor) gezmek hafızamızda hoş bir tat bırakıyor.

Şehre gelmeden önce nefis yansıma fotoğraflarıyla büyüleyen Debod Tapınağı’nın da yer aldığı parka geliyoruz. Burası kraliyet sarayının hemen arkasında yer alıyor. Debod, eski Mısır tapınağı. MÖ. 2. Yy. da yapılmış ve İspanya’ya hediye edilmiş. Tapınağa en uygun yer olarak burası seçilmiş. Etrafı yeşillik, diğer parklar kadar olmasa da biraz kalabalık. Gelince biraz hayal kırıklığına uğruyoruz. Tapınak aynen yerinde ancak o fotoğrafların izlerinden eser yok. Etrafındaki su çekilmiş, çıplak bir halde ortada yükseliyor. Hayal kırıklığıyla ayrılıyor, hemen yakında yer alan Plaza de Espana doğru ilerliyoruz.

Plaza de Espana, şehrin en ünlü meydanlarından biri.  İstanbul’da Taksim neyse Madrid’liler içinde burası öyle. Aslında meydanı bu kadar ünlü yapan şey ortada yükselen masal kahramanı Don Kişot ve Cervantes’in heykeli. Gelenlerin de dikkatini en çok heykeller çekiyor.

Meydanın hemen yanından başlayıp, Puerta del Sol’a kadar uzayıp giden ünlü cadde Grand Via başlıyor.Şehrin en hareketli caddesi de burası. Puerta del Sol’a kadar yürüyüp, içlere doğru sızıyoruz.

Mercado de San Miguel’e yani yerel pazara geliyoruz. Bambaşka bir yerdeyiz. Herkes burada, oldukça kalabalık. Her türlü yiyeceğin, içeceğin tadıldığı şehrin en kalabalık noktasını da burası ilan ediyoruz.

Sonra La Latina’ya doğru iniyor, yerel halkın arasına karışıyoruz. Daracık sokaklarda keyifle dolaşıyor, günü tamamlıyoruz.

Geceyle başlayan hareketli sokaklarda dolaşıyor, eğlence mekanlarını keşfe çıkıyoruz. Genci yaşlısı herkes sokaklarda. Puerta del Sol’un etrafını saran kalabalıktan anlaşıldığı gibi eğlencenin de merkez üstü burası. 80’lerden 90’lara akan zaman diliminde müziğin ritmiyle Madrid gezimizi de tamamlıyoruz.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here