JavaScript must be enabled in order for you to see "WP Copy Data Protect" effect. However, it seems JavaScript is either disabled or not supported by your browser. To see full result of "WP Copy Data Protector", enable JavaScript by changing your browser options, then try again.

Haliç’in Avrupa Yakası – Fener, Balat

Yazan

Bizans’tan Osmanlı’ya uzanan zengin bir tarih,  hala mahalle kültürünü yaşatan  üç semt; Cibali, Fener, Balat’ı biz de gezelim bir keşfedelim diyerek, yollara düşüyoruz.  Bir günde altını üstüne getirip, gidilmedik, gezilmedik yer bırakmıyoruz. Üç farklı inanç, faklı kültürlerle birleşip tek bir çatı altında hoşgörüyle sıvanarak yüzlerce yıl yaşayan canlı tarihe dönüşmüş. Gezmeden önce uzun bir araştırma yapıyor, eksiksiz bir liste hazırlıyoruz. Sonra yaşananlar,  anlık sürprizler, liste dışı keşifler…

Gezilecek yerler listemiz ise;

  1. Rezzan Has Müzesi
  2. Cibali Kapı, Cibali Karakolu
  3. Gül Cami
  4. Aya Nikolas Kilisesi,
  5. Rum Ortodoks Patrikliği, Aya Yorgi Kilisesi
  6. Fener Rum Lisesi
  7. Moğolların Meryemi ( Kanlı Kilise)
  8. Vodina Caddesi,
  9. Kiremit Sokak
  10. Agora Meyhanesi
  11. Merdivenli Sokak
  12. Sokak araları, çamaşırlar, renkli binalar
  13. Bulgar Kilisesi
  14. Kariye Müzesi
  15. Pierre Loti
  16. Cam Hane

Listeyi adım adım dolaşırken, araya da hoş sürprizlerin karışması gezimizi daha renkli hale getiriyor.  Cibali, Fener, Balat  keşfi ile başlayıp, Ayvansaray ve Pierre Loti ile sonlandırıyoruz.

İlk  Cibali’den başlıyor,  Kadir Has Üniverisite’sine uğruyoruz. Burası Osmanlı döneminden kalma tütün fabrikası, şimdi aktif eğitimin sürdüğü özel bir üniversite.  1990’lar da  restorasyon geçirerek aslını korumuş.  Müze’nin yer aldığı bölüm ise 17. Yüzyıla tarihlenen Osmanlı yapı kalıntısıyla, 11. Yüzyıl Bizans su sarnıcının buluştuğu yer. Geçmişi geleceğe bağlayan bir mekana dönüşmüş.

Altında Bizans sarnıcının da yer aldığı  ek binada Rezzan Has Müzesi bulunuyor. 2007 yılından beri aktif müzecilik anlayışıyla özgün sergiler ve kültürel etkinliklerin düzenlendiği müzede, günümüzden yaklaşık 9000 yıl öncesine dayanan arkeolojik eser koleksiyonun yanında Cibali Tütün Fabrikası’na ait belge ve objeler de yer alıyor. Müze iki kattan oluşuyor. Müzenin giriş katında tütün fabrikasına ait belgeler yer alırken hemen altında  Bizans sarnıcı olan bölümde Antik dönemin günlük hayatına kapı aralayan “Toprağın Mirası” sergisi, Neolitik dönemden Selçuklu’ya dek uzanan arkeolojik eserler sergileniyor. Sergi ekim ayına kadar sürecek, yolunuz düşerse bir uğrayın, derim.

(Özel müze olduğu için girişte ücretli ancak müze kartınız varsa ücretsiz gezebiliyorsunuz. 10 kişilik gruplara da indirimli .)

Müzeden çıkınca yola paralel ilerlediğimizde Aya Nikola Kilisesi’ne varıyoruz. İçeri girebilmek için kapıyı çalıyoruz. Bir delikanlı açıyor. Kilisenin kapısı direkt avluya açılıyor. Merdivenden inip sol tarafta yer alan ibadet bölümüne giriyoruz. Hala aktif olarak ibadetin yapıldığı kilise bir aile tarafından korunuyor. Aya Nikola, denizcilerin azizi olarak biliniyor. Ancak bir gün dünyada ekonominin çöktüğü ve satışların azaldığı  bir dönemde  bir firma ürünlerini satmak amacıyla geliştirdiği reklam kampanyasında yılbaşında geyiklerin çektiği kızağıyla bacadan giren, hediye dağıtan ”Noel Baba ” imgesine dönüşüyor. Aya Nikola, iyilikleri ile tanınan Antalya’nın Demre ilçesinde yaşamış bir aziz.

Cibali Kapı’ya geliyoruz. O dönemde Bizans İmparatorluğu’nun hüküm sürdüğü tarihi yarımada 20 kilometre uzunluğundaki surlarla çevriliymiş. Bu surlar yaklaşık olarak 1600 yıl önce yapılmış.  Surlar ikiye ayrılıyor, kara surları ve deniz surları.  İstanbul fethedilirken günümüzde ayakta kalabilen deniz sularından biri olan ve ismini Fatih’in komutanı Ceb Ali’den alan  zamanla  dilden dile dolaşarak Cibali Kapısı olarak anılan kapıdan Osmanlı ordusu şehre girmiş. Semt de adını buradan alıyor.

Biraz ileride Nev-i Zade’ye doğru ilerleyip sur kapısından içeriye girince   solda yer alan Atölye Kafası’na uğruyoruz. Gençlerin işlettiği mekanın içi kadar dışarısı da oldukça çekici. Duvarlara yansıyan ünlülerin resimleri bir nevi ünlüler geçidine dönüşünce bir oraya bir buraya savrularak bolca fotoğraf çekilip, içeriye sızıyor ve bir kahve molası veriyoruz.

Sonra sokakları adımlamaya tekrar başlıyor yönümüzü Gül Cami’ye çeviriyoruz. Asıl adı Azize Theodosia Kilisesi, Bizans Dönemi’nde yapılmış. Aynı zamanda şifa verdiğine inanılan bir ziyaret yeri olmuş. İsminin nereden geldiği tam olarak bilinmese de rivayetlere göre şehrin Osmanlılar tarafından işgale uğrayacağını duyan Bizans halkı, şehrin fethedilmemesi için Aziz Theodosia’sun doğum gününe denk gelen tarihlerde yaptıkları duaların ardından bıraktıkları güllerden aldığı söyleniyor. 1499’da camiye çevrilen yapı Gül Cami  adını alıyor. Cami, Ayakapı’da yer alıyor.

Kiliseden çıkınca Rum Ortodoks Patrikhanesi’ne uğruyoruz. Burası biraz daha kalabalık. Türkiye’de resmî olarak Fener Rum Patrikhanesi, dünyada Constantinopolis Ekümenik Patrikhanesi olarak biliniyor. İçerisinde Patrik’in makamı, Aya Yorgi Kilisesi, kütüphane ve diğer resmi bölümler yer alıyor. Tarihine pek girmiyorum ama yaşanan br olayı da anlatmadan geçmiyorum. Patrikhane’nin ana giriş kapısı 1821’den beri kapalı. 1821’de Mora isyanı sırasında, isyan kışkırtıcılığından suçlanan dönemin patriği Grigorios kapalı olan kapının önünde idam edilmiş. O günden beri kapı kapalı ve giriş yan kapıdan sağlanıyor. Patrikhane’den ayrılınca listemizdeki diğer yerlere doğru uzanıyoruz.

Baki Dede Sokakta ilerleyip, Sancaktar Yokuşu Sokağı’na sapıyoruz. İşte asıl yokuş burada başlıyor. Bilindiği gibi İstanbul yedi tepe üzerine kurulu, burası beşinci tepe oluyormuş. Yokuşun hemen başında iki yolu birleştiren bombeli bina fotoğraflık zamanın geldiğini gösteriyor. Önceden yalnızlığına terk edilen bina şimdi satılık levhasıyla göz kırpıyor. Yeri ve estetiği hoş olan binadan yukarıya doğru çıkarken hemen sağımızda renkli kapılarla buluşuyoruz. Geleneksel Balat renkli kapılar fotoğrafına bir karede bizden olsun diyerek en tepedeki görkemiyle her yerden görünen ”Kırmızı Kale” diye de bilinen binaya  doğru ilerliyoruz.

Genelde burası Rum Ortodoks Patrikhanesi sanılsa da Fener’in en görkemli yapılarından biri olan Fener Rum Lisesi. Zaman zaman ”Kırmızı Kale” olarak da isimlendirilen bina Cumhuriyetten sonra Fener Rum Erkek Lisesi adını almış. Okulun hemen bitişiğindeki Tevkii Cafer Mektebi Sokak´ta bulanan binada ise kız ögrencilere egitim veriliyormuş. Öğrenci sayısının azalması sonucu kız okulu kapanınca öğrenciler Fener Rum Erkek Lisesi’nde eğitimlerine devam ediyorlar.

Lisenin hemen arkasında yer alan Mevlevihane’ye uğrayıp , sağa doğru sapınca Moğolların Meryemi Kilisesi’ne geliyoruz. Yine kapıyı çalıyor, kendimizi tanıtıyoruz.  Bir bey bize kapıyı açıyor. Küçük bir kilise ancak tarihi açıdan bir o kadar önemli.  Bizans Prensesi Maria’nın Moğollara gelin gidip, yaşadığı  talihsizlikler sonucu uzun yıllar sonra ülkesine dönünce, geriye kalan yaşamını bu kilisede  geçirmiş.  Kanlı Kilise ya da Moğolların Azize Meryem Kilisesi  bir Ortodoks kilisesi. İstanbul’da Osmanlı döneminde camiye çevrilmeyerek Rumların ibadetine bırakılan Bizans döneminden kalma tek kilise aynı zamanda.

Renkli tarihi evlere doğru uzanıyor, Kiremit Sokağı turluyoruz. Sonra ara sokakların gizemine kapılarak aşağıya doğru iniyor ünlü cadde Vodina ile buluşuyoruz. Burası oldukça canlı. Semtin esnafı burada gibi. Caddede sağlı sollu dükkanlar , küçük işletmeler, atölyeler yer alıyor.

Gün boyu dolaşınca yemek için Forno’yu tercih ediyoruz. Forno, Vodina Caddesi’nde bir ara sokakta küçük bir işletme. Samimi bir ortamda nefis yemekler ve üstüne buraya özel kayısılı turta anlatılmaz sadece tadılır. Fiyatlarda oldukça uygun menüler büyük demedi, demeyin!

Vodina’nın sonuna doğru ilerlediğimizde 1890’dan beri devam eden Agora Meyhanesi’ne uğruyor bir molada burada veriyoruz. Sonra Ayvansaray Caddesi’ne inip Bulgar Kilisesi’ne ilerliyoruz.

Sveti Stefan Kilisesi olarak da bilinen Demir Kilise, Balat ve Fener Semtleri arasında Haliç kıyısında yer alıyor. Zeminin sağlam olmamasından dolayı iskeleti demirden yapılan  dünyada iki yapıdan biri. Uzun yıllar restorasyon çalışmasından dolayı kapalı olan kilise şansımıza ziyarete açılmış. Günün her saati yoğun ziyaretçi akınına uğrayan kilise oldukça kalabalık. Sonra Ayvansaray’a doğru Kariye Müzesi’ne ilerliyoruz.

Dar ara sokaklarda aracımız zor ilerliyor. Mahalenin ortasında kalmış tarihi yapıya sonunda ulaşıyoruz. Kariye Müzesi olarak bilinen bu tarihi yapı Doğu Bizans İmparatorluğu Dönemi’nde büyük bir yapı kompleksi olan Khora Manastırı’nın merkezini oluşturan ve İsa’ya adanmış bir kilise. Müzedeki mozaik ve freskler, Bizans resim sanatının son dönemine, XIV. yüzyıla tarihlenen en güzel örnekler. Dış nartekste İsa’nın hayatı, iç nartekste ise Meryem’in hayatını anlatan mozaikler bulunuyor. Mozaiklerde derinlik fikri ve figürlerdeki hareketlilik   üstün bir sanatsal değer taşıyor. Burayı muhakkak bir rehber eşliğinde gezin yoksa sadece seyreder çıkarsınız. Kültür Bakanlığına bağlı olan müze ücretli ve müze kartı geçerli.

Ve günün finali Pierre Loti’de. Bu sefer teleferikle çıkmak istiyoruz, bayağı bir sıra bekliyoruz. Teleferikte İstanbul otobüs kartları geçerli. Aynı metroya biner gibi biniyorsunuz. Uzun bir sıra kuyruğunun ardından kısa süren yolculuk bu yorgunluğa değiyor. Sonuç şahane manzaraya karşı kahve keyfi yanında gün batımı da hediye…

2 yorumlar

  1. Arzu Kahraman says:

    İstanbul un tarihi mekanlarını tanımamızda öncülük ettiğin için öncelikle teşekkür ederim. Bilgi dağarcığımız bu vesile ile daha da geliştiğini düşünüyorum.Gezerek görerek tarihimizi ve kentlerimizi tanıyıp yorum yapabiliriz. 👍

Yorumlar

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*