JavaScript must be enabled in order for you to see "WP Copy Data Protect" effect. However, it seems JavaScript is either disabled or not supported by your browser. To see full result of "WP Copy Data Protector", enable JavaScript by changing your browser options, then try again.

Geçmişten Günümüze – SAMATYA

Yazan

Her şey Ali Haydar Usta ile başladı. Adını,  ‘’ İkinci Bahar ‘’ dizisiyle duymuş, bir dönem ekranlara kilitlenmiştik. Baş rolü Şener Şen ve Türkan Şoray  paylaşırken, diğerleri ise bu diziyle ünlenip yolunu aldı, gitti. Dizi bitti, üzerinden de yıllar geçti. Ancak geriye kalan Ali Haydar Usta ve o tarihi mahalle hafızamıza kazındı. Aynı zamanda   Neşeli Günler , Av Mevsimi, Üç Maymun’la uzayıp giden film listesine de  ev sahipliği yapan  mahalleyi yani Samatya’yı keşfe çıkıyoruz.

Samatya, hala geçmişin izlerini taşıyan İstanbul’un en eski mahallelerinden birisi. Günümüzde Koca Mustafa Paşa olarak bilinen semt iki bölümden oluşuyor. Üst tarafı Cerrahpaşa, alt tarafı Samatya. Yedi tepe üzerine kurulu İstanbul’un yedinci tepesi de burası. Mahallenin deniz tarafında yer alan Samatya, eskiden kum deposu olarak kullanılırmış. Denizden  çıkarılan kumlar burada depolanırmış.  Samatya’da,  Rumca ‘kumlu’ anlamına geliyor.  Bizans ve Osmanlı Dönemi’nden kalan tarihi yapılardan günümüze çok azı kalmış. Semtin genelini Ermeni ve Rumlar oluştursa da  son dönemlerde farklı yerlere göçleriyle nüfusu oldukça azalmış.

Bir güne sığdırdığımız gezimize ilk Cerrahpaşa tarafından başlıyoruz. Bir sur içi semti olan Cerrahpaşa adını, geleceğin padişahı III. Mehmed’in sünnetini yapan ve bu nedenle “cerrah” unvanı ile ödüllendirilen ve saray doktoru olan Cerrah Mehmed Paşa’dan almış. Semt cami, külliyelerle  donatılmasına rağmen, Cerrahpaşa turistlerin klasik rotası arasında yer almıyormuş. Nedenini gelince anlıyoruz çünkü bu tarihi yerlerin çoğu ya kapalı ya da belli kurumlara devredildiği için ziyarete izin yok.

Gezimize ilk Haseki Hürrem Sultan Külliyesi’yle başlayalım diyoruz, içeri giremiyoruz. Diyanet işlerine devredildiği için turistik geziye izin verilmiyor. Biraz üzülerek ayrılıyor, yakında yer alan Bulgur Palas’a doğru ilerliyoruz. İtalyan mimar Giulio Mongeri tarafından Bolu milletvekili, bulgur tüccarı Mehmed Habib Bey için yapılan bina, adını sahibinin mesleğinden almış. 1920’lerde Osmanlı Bankası’nın mülkiyetine geçmiş ve uzun yıllar bankanın arşivi olarak kullanılmış. Üst katından bakıldığında harika bir deniz manzarasıyla karşılaşıldığını duyduğumuz yapıyı gezme heyecanıyla yanıp tutuşurken, Yüksek duvarlarla çevrili binayı ancak duvarın üstünden görünen üst katı, çatısı, kilitli eski ahşap kapısıyla  hafızalarımıza kazıyarak ayrılıyoruz.  Bina şu anda Garanti Bankası’nın mülkiyetinde ve kullanılmıyor. Yalnızlığına terk edilmiş maalesef…

Cerrahpaşa Camii’ne geliyoruz. Son derece keyifli bir bahçenin içinde yer alıyor. Tarihi 1593 yılına kadar uzanan revaklı, muhteşem caminin mimarı, Sinan’ın halefi mimar başı Davud Ağa’ymış. Tek minareli cami, kütüphane, türbe, şadırvan, sebil, çeşme, hamamdan oluşan bir külliyeden oluşuyor. İçini ne kadar çok gezmek istesek de burası da kapalıydı.  

Şimdi pek izi kalmasa da Arkadius Sütunu’nun civarı bir zamanlar cariyelerin satıldığı Avrat Pazarı’ymış. Haseki ve Hekimoğlu Ali Paşa Camileri, Bulgurlu Konağı ve Arkadius Sütunu’nun da yer aldığı bölge,  başyapıtlar dizisini keşfetmek için “yolun özellikle düşürüleceği” bir yerler arasında ama sadece uzaktan bakarak geçiyoruz.

Aşağıya denize doğru ilerleyip soluğu Samatya’da alıyoruz. Ara sokaklarından meydana doğru ilerliyoruz. Günün ilk molasını Matya Kafe’de likör ve  Türk Kahvesi eşliğinde  yapıyoruz. Ara sokaklarda yürürken, semtin değişmeyen yüzünü ara sıra da olsa karşımıza çıkan ahşap konaklar gösteriyor. İşte bunlardan biri de meydandaki belki en eski yapılar arasında olan ve alt katında biraz soluklandığımız  Matya Kafe’nin bulunduğu konak. Matya, Rumca ”göz” anlamına geliyormuş. Kafe’nin sahibi doğma büyüme Samatyalı. Yaklaşık 200 yıllık konak, aynı zamanda kafe sahibinin evi. Burası küçük, şirin ve bir o kadar da işlek bir yer . Samatya’ya, balık yemeğe gelen gidenler buradan geçiyor.

Matya’dan sonra sola doğru ilerlediğimizde başta da dediğim gibi bir döneme damgasını vuran İkinci Bahar dizisinin çekildiği ve hala aktif olarak işletilen Ali Haydar Usta Kebap Salonu ve hemen karşısında Develi yer alıyor. Biz Develi’den ziyade, Ali haydar Usta’yı tercih ediyoruz. Nedeni belki bir zamanlar damgasını vuran dizi, belki mekan, belki de nefis kebapların kokusu. Bence hepsi diyelim. Her şey tek kelimeyle nefis…Develi’nin namı almış, yürümüş. Tek nam değil tabi fiyatları da bayağı yüksek. Semte gelenlerin çoğu bu tarafa yönelse de Ali Haydar’da bayağı popüler…

Gündüz değil gece de buradayım biraz akşamın da havasına bakayım derseniz, unutmayın İstanbul’un en güzel meyhaneleri burada yani Samatya’da.

Samatya;  sokakları , ahşap evleri, bilindik mahalle halleriyle bilinse de  tarihi kiliseleri ve  balıkçılarıyla da ünlü. Her ne kadar niyetlenip, gezemesek de  Balık Müzesi bile var.    

Tarihi yapıları, ibadethanelerini gezemesek de sokak aralarında kaybolmakta güzel. Samatya’nın en güzel sokağı olarak ilan ettiğimiz  İç Kalpkaçı Sokağı’nı da ayrıca  çok seviyoruz.

Gezimizin sonunda Yedi Kule Zindanları’na doğru uzanıyoruz. Zindanlar, 390 yılında imparator I. Theodosius tarafından inşa edilmiş. Tarihin sayfalarında mahkumların hapsedildiği ve birçok kanlı olayın gerçekleştiği yer olarak bilinse de şimdi kapalı ve yalnızlığına terk edilmiş. Gezmek istedik, giremedik. Ancak kıyısında dolaşıp fotoğraf çekebildik.

Özellikle müze, kilise gezeyim niyetiyle yola çıkarsanız,  sizi baştan uyarayım, hayal kırıklığına uğrarsınız. Daha çok kendi içinde kapalı, geriye kalanlarla zamana direnen, tarihi bir yer bugünlerde Samatya…

Yorumlar

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*