JavaScript must be enabled in order for you to see "WP Copy Data Protect" effect. However, it seems JavaScript is either disabled or not supported by your browser. To see full result of "WP Copy Data Protector", enable JavaScript by changing your browser options, then try again.

Bir Romanmış Mardin

Yazan

Her şey Murathan Mungan’ın, Paranın Cinleri’ni ardından ‘’Harita Metod Defteri’’ni okumakla başladı.  Kendimizi  bir anda Mardin’de bulduk. Yazarın çocukluğuna dair izleri sürerken, Mardin’in tarihi evlerinin, sokaklarının arasında kaybolduk.

‘’ Mardin, deyince kent diyemiyorum, orası şehirdir.’’ diyor, yazar ve bazı şehirler bilgili şehirlerdir, diye de ekliyor. Bunun için fazladan bir şey yapmalarına gerek yoktur, görünüşleri öyledir. Düz ovanın bitimindeki dağda kalesine kurulmuş, kendi sükuneti içinde zamana ve tarihe soylu bir vakarla yaslanmayı bilen duruşuyla  sizi  karşılarken kibirli değil ama mağrurdur. Temiz, dürüst, açık kalpli bir havası vardır. Soğuğu da, sıcağı da sözünü sakınmaz. Nemsiz, hilesizdir, sizi kandırıp sinsi hastalıkların tuzağına çekmez. ‘’ diye devam ediyor yazar. ( Harita Metod Defteri’den bir paragraf)

Eski Mardin gezilecek tek yer. Havaalanından şehre doğru yol alırken, uzaktan görünüyor. Biliyoruz, orada kucak açmış bizi bekliyor. Varınca bir soluklanma molasının ardından sokaklara akıyoruz. Yönümüzü Sabancı Müzesi’ne çeviriyoruz. Yazarın yaşadığı evin önünden geçiyoruz. Ara sıra da kitaptan birkaç bölümü paylaşıp, hemen müzeye dalıyoruz. Önce Süvari Kışlası, ardından Askerlik Şubesi sonrasında Vergi Dairesi olarak kullanılan tarihi yapı, Mardin’in kentsel oluşumu ve yaşam biçimini, toplulukların aralarındaki bağları ve bunların töre, dil ve kültür niteliklerini gösteren eserlerin sergilendiği yer,  “Sakıp Sabancı Mardin Kent Müzesi”ne dönüşmüş.

Müzeden sonra soluğu Hatuniye Medresesi’nde alıyoruz. Medresenin diğer adı Sitti Radviyye Medresesi. Mimarisi bakımından hem erken ve olgun bir örnek hem de eyvanlı medreselerin öncüsü olan Sitti Radviyye Medresesi, 1176/7-1184/5 yılları arasında yapılmış olup, Kutbettin İlgazi’nin annesi Sitti Raziye’nin Hatuniye adıyla da anılıyor. Kapıda birkaç çocuk bizi karşılıyor. ‘’Tarihini anlatmamızı ister misiniz?’’diye sorunca hemen kabul ediyoruz. Bizi ibadet yapılan bölüme sokup, binanın muhteşem yapısından ve akustiğinden bahsediyorlar. Birde Hz. Muhammeddin ayak izini gösterip hikayesini anlattıktan sonra bizi uğurluyorlar.

Yolumuz bu sefer PTT binasına düşüyor. Tıpkı kitapta anlatıldığı gibi heybetli yapının güzelliğinden etkilenerek hemen içeriye dalıyoruz. Terasında nefis Mezopotamya manzarasına karşı içilen kahvelerle biraz olsun yol yorgunluğumuzu atıyoruz. Karşımızda Şehidiye Camisi ve hemen önünde yola yakın çay bahçesi.

Sonra yukarıya kaleye doğru tırmanıyoruz. Bu sefer Zinciriye Medresesi’nin üstünden manzarayı seyredip, bolca fotoğraf çekme niyetindeyiz. Saatlerce burada oturup manzarayı seyretmek istiyorum ama olmuyor. Sonra aşağıya medreseye doğru ilerliyoruz. Üstte nefis manzaranın ardından medresenin içinde farklı bir sürpriz bizi bekliyor. Her zaman olduğu gibi içerisi yine kalabalık. Bizi bu sefer bir delikanlı karşılıyor. Tarihinden bahsettikten sonra Hayatın döngüsünü anımsatan su havuzu, doğumdan ölüme geçen süreyi bölümler halinde anlatıyor. En güzel yansıma fotoğrafları da burada çekiliyor. İçeride mescid bölümünde yapıldığı döneme ait geriye kalan birkaç mermer sütun ve çakmak taşını gösteriyor. Bir anda çakmak taşına ışık tutuyor ve taştaki değişime dikkatimizi çekiyor. Şaşırıyoruz! Kaç defa geldim, gittim bu bilgiyi de diğerlerinin yanına ekliyorum. Sonra kilitli bir kapıyı açıp bizi yukarıya dama çıkarıyor. Kubbelerin hemen dibindeyiz. Buradaki manzara da yukarıdakinden farklı güzellikte. Hem seyrediyor hem de bolca fotoğraf çekiyoruz. Doymuyoruz yani…

Ve yine dar taşlı sokaklardayız. Abbaralardan geçiyor, bu şehrin emektarları belediyenin kadrolu eşekleriyle karşılaşıyoruz. O kadar sevimliler ki!  Şehrin tarihi çok eskilere dayanınca dar sokakların arasına araç giremediğinden temizlik ve diğer hizmetler için eşekler kullanılıyor. Görev süreleri dolanlar da birer birer emekli oluyor.

Şehrin tarihi izlerini bir başka yerde Mardin Arkeoloji Müzesi’nde sürüyoruz. 1895 yılında Antakya Patriği Behnam Bani tarafından Süryani Katolik Patrikhanesi olarak yaptırılan bina, restore edilerek 1995 yılında müze olarak hizmete açılmış. Uzun süre dini amaçlı hizmet veren yapı, askeri garnizon, çeşitli siyasi parti merkezi, kooperatif binası, sağlık ocağı ve polis karakolu olarak da kullanılmış. Binayı Süryani Katolik Vakfı’ndan satın alan Kültür Bakanlığı, Mardin Müzesini Zinciriye Medresesi’nden bu binaya taşımış.   Üç kattan oluşan müzede, Girnevaz Höyük kazılarında elde edilen tablet, silindir mühür, seramik, figürin ve takılar, Kuzey Mezopotamya ve Güneydoğu Anadolu kültürlerinin Eski Tunç, Asur, Urartu, Grek, Pers, Helenistik, Roma, Bizans, Selçuklu, Artuklu ve Osmanlı dönemlerine ait seramik, mühür, kandil, sikke ve cam şişe örnekleri sergileniyor.

Müzenin yanından dar sokakta ilerliyor sanat sokağına çıkıyoruz. Burada kiliseler, değişik mekanlar, atölyeler ve yaşam alanları yer alıyor. Dinlenmek için bu sokakta yer alan Mardin’e gelince ilk soluğu aldığım, keyif mekanım İzla Art Cafe’ye uğruyoruz. Uzun bir molanın ardından çarşının esnafını dolaşıp, telkarilerden, çeşitli kahvelerden ve bademli şekerlerinden ihtiyacımız kadar alıp şehrin alt tarafına süzülüyoruz.

Asıl güzellik bu tarafta yani caddenin alt tarafında. Aşağıya doğru yürüyoruz. Minaresiyle büyüleyen Ulu Cami’nin avlusuna varıyoruz. Tarihi yapıyı dolaşınca, ara sokakları canlandıran esnafını dolaşarak ilerliyoruz. Şehrin zanaatkarlarının çoğu burada yer alıyor.

Ara sokaklarda ilerliyoruz, abbaralardan geçiyoruz. Tıpkı romandaki gibi her bir ara sokak, her bir geçit bizde farklı etki yaratıyor. Biz de kendi hikayemizi yazıyor, yazarın anılarıyla dolaşıyoruz.

Gece olunca Murat Cerciş Konağı’ndaki eğlenceye katılıyoruz. Biliyoruz, yörenin en lezzetli yemekleri burada, biliyoruz en güzel eğlence de. Mekan hınca hınç dolu. Önceden rezervasyon yaptırıyoruz yoksa yer bulmak mümkün değil.

Ertesi gün soluğu Kasımiye Medresesi’nde alıyoruz. Etrafında çoluklu çocuklu kadınlar yaptıkları takılarını tezgahlarına dizme derdindeler. Medresenin kapısı kapılı heyecanlı bekleyiş içerisindeyken bir anda birisi beliriyor ve anahtarı bana uzatıyor. O sevinçle kapıyı açıyor ve medreseye adımı atıyoruz. Roman içinde roman gibi hiç kimse yok, tek biz. Yaşam döngüsü burada da var. Burada da yaşanan bir tarihi geçmiş var. Demirli pencerelerinden Mezopotamya’ya doğru uzanan nefis manzaraya karşı bolca fotoğraf, medresenin tarihi hikayelerinin ardından önümüzde gidilecek uzun yola doğru yol alıyoruz.   Mardin’i masal tadında yaşayarak şehirde birinci günümüzü tamamlıyor, gezimizin ikinci bölümüne de başlıyoruz.

 

4 yorumlar

  1. Fatma Şener says:

    Harika bir haftasonuydu… Mezopotamya ya selam olsun…… tekrar görüşebilmek dileği ile……Süper bir yazı olmuş….👏👏👏❤

    • Çok teşekkürler 🙂 Beğenmenize çok sevindim. Sizlerle gezmek , yeni yerler keşfetmek benim içinde çok keyifli ve güzel… Yeni gezilerde buluşmak dileğiyle…:) Sevgiler 🙂

  2. Mardin’in mistik havasına bayılırım. Sizde harika yazmışsiniz. Teşekkürler

    • Mardin’i anlatmaya kelimeler yetmez, dilimizin döndüğünce deneyimlerimizi kelimelerle buluşturduk. Beğenmenize çok sevindim. Çok teşekkürler… Sevgiler 🙂

Yorumlar

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*